HABERLEŞME / İLETİŞİM TARİHİ 1.BÖLÜM

Haberleşme tarihi, insanoğlunun dağınık yaşayıştan, yerleşik düzene geçişinden, günümüze kadar uzanan oldukça geniş bir zaman diliminde kendini göstermiştir.

Bilindiği gibi tarih, belgeler esas alınarak yazılmaktadır. ilkçağ tarihi ile ilgili en önemli belgeler ise arkeolojik kazı ve araştırmalar neticesinde elde edilen bulgularla, o dönemden kalan devlet aríşvleridir.

Herşeyden önce eski Sovyetler Birliği ve Çin’in sınırları içerisinde kalan bu bölgelerde yakın zamana kadar araştırma yapılmasına izin vermemeleri sebebiyle, Orta Asya Türk Tarihi maalesef çoğu Çin aríşvlerindeki belgelere göre yazılmış kitaplardan hazırlanmıştır.

GİRİŞ :
Öyle ki, mesafe ve coğrafik şartlara bağlı olarak, ateşle, dumanla, aynayı güneşe tutup yansıtarak, davul ve tamtam çalarak, haberleşmeye çalışan insanlar, daha sonra güvercinle, yaya ve atlı postacılarla haberleşme yoluna gitmiş, bunu izleyen zamanlarda da farklı posta ve haberleşme yöntemlerini keşfederek ve bunları geliştirme yoluna gitmiştir.

Sümerlerde kil üzerine çivi ile yazılmış tablet mektuplar ile başlayan posta ve haberleşme sistemi, Babil İmparatorluğu Döneminde Kral Hammurabi’nin yabancı devletlerin yöneticilerine gönderdiği mektuplarla siyasi ve askeri anlamda büyük bir değer kazanmıştır.

Sonraki yıllarda, tarih sahnesine çıkan Asurlular zamanında da posta ve haberleşme sisteminde ticari mektuplar sıkça kullanılmış, eski Helen zamanında, savaş zamanlarında kölelerin kafalarının kazıtılıp üzerine haber yazılarak ordu komutanlarına haberin gönderilmesi yoluna gidilmiştir.

Gerçek anlamda düzenli bir posta ve haberleşme teşkilatının kuruluşu ise İran’da kurulan Pers İmparatorluğu zamanında olmuştur. Bu dönemde ülke içinde pek çok yeni yollar yapılarak, geniş bir yol sistemi kurulmuş, bu yol sistemi üzerinde belirli mesafe aralıklarla “Çaparhane” adı verilen konaklama tesisleri imar edilerek, her bir konaklama tesisinden diğerine haber ulaítırmak için de atlı ve yaya postacılardan faydalanılmıştır.

Bu düzenli haberleşme ve posta teşkilatı Yunanlılarca da benimsenerek, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu Dönemi’ne kadar devam etmiştir.

İslam Tarihinde ise “posta ve haberleşe” sistemi olarak karşımıza “ Berid” teşkilatı çıkmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde varolduğu bilinen Berid Teşkilatı resmi olarak ilk defa Halife Hz. Ömer zamanında kurulmuş, Emeviler ve Abbasiler, döneminde bu teşkilat güçlenmiş ve büyümüştür.

Hz Muhammed (s.a.v.)’in yabancı devlet adamlarını İslam’a davet ve tebliğ amacıyla göndermiş oldu?u mektuplar da bu dönem içerisinde büyük önem taşıyan resmi yazılı belgelerdir.

Türk Tarihi incelendiğinde posta ve haberleşme alanında farklı şeylerden yararlanıldığını görmekteyiz. Mesela, Büyük Hun İmparatorlu?undan Osmanlı İmparatorluğuna kadar bütün Türk Devletlerinde gündüzleri bayrakla, geceleri davullarla ve borularla askeri haberleşme sağlanmış, “karguy” adı verilen ateş kuleleri kullanılmıştır.Türk Ulakları dörtnala hızlı giden atlarıyla Kağanlarının mektuplarını komşu devlet hükümdarlarına götürürken kurultay davetlerinide Türk Beylerine iletmişlerdir. Memlük ve Eyyubiler zamanında askeri amaçların dışında ticari amaçla da güvercinle haberleşmeden faydalanılmış, daha sonra kurulan Selçuklularda ise güvercinlerin yanı sıra ulak, çapar ve peyk adı verilen resmi posta görevlileri ile berid teşkilatı geliştirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’ne geldiğimizde gelişmiş bir posta ve haberleşme örgütü görülür. Özellikle ulak ve menzilhane temeline dayanan bu hizmet, Tanzimat Dönemi’ne kadar yalnızca devletin iílerinin yürütülmesinde kullanılmış, halkın bu hizmetden hiçbir şekilde faydalanmasına izin verilmemiştir. Daha sonra 1840 yılında padişah Abdülmecid zamanında Posta Nezareti’nin kurulmasıyla beraber haberleşme örgütü sadece devlet ihtiyacını karşılar durumdayken, halkın da ihtiyaç larına cevap verecek duruma gelmiştir.

Sonuç olarak insanoğlunun bir sonraki adımı dün dumanın halkalarıyla, bugün de en son teknoloji vasıtalarıyla ulaştırdığı haberi, yarın hedefine nasıl ileteceği olacaktır.
HUN İMPARATORLUĞU – HABERLEŞME SİSTEMİ
Hun imparatorluğunda haberleşme görevini yürüten atlı ulak ve elçiler, Kağan’a ait güvenilirlik nişanesi taşırlardı. Bu nişaneleri göstererek yollarının üzerindeki bütün kabilelerden ücretsiz koruma ve yiyecek temin ederlerdi, böylece mektupların ve haberlerin hızla yerine ulaşması sağlanırdı. Gidecekleri mesafenin uzaklığı ile orantılı olarak alınan yardımlar, ücreti ödenmek şartıyla Çin elçilerine de sağlanırdı.  Ülke sınırları içerisinde atlı ulaklar, İmparatorun mektuplarını alıcısına en kısa zamanda ulaştırırlarken, ülke sınırları dışında komşu imparatorlara yazılan mektuplar da elçiler vasıtasıyla gönderilirdi.

Büyük Hun İmparatoru Mete (Oğuz Kağan) nin Çin İmparatoriçesi Lu’ya gönderdiği mektuplar başta olmak üzere, diğer Hun İmparatorlarının Çin İmparatorlarına yazmış oldukları birçok mektuplar bugün hala Çin arşivlerinde bulunmaktadır. Özellikle Çin elçileri mektup taşımanın yanı sıra casusluk da yaparlardı. Bundan dolayı Çin elçileri sürekli gözetim altında tutulurlardı. Hun yasalarına göre hiçbir Çin elçisi itimat belgesiyle Çin İmparatoruna ait mektupları otağın dışındaki görevlilere teslim etmeden huzura kabul edilmezlerdi.

Hun İmparatorluğu’nda haberleşme aracı olarak elçi ve ulakların dıûında askeri haberleşmede sembol ve işaretler de kullanılmıştı. Bunlar; bayrak, davul, boru, ve oktur. Özellikle orduda, gece davul ve boru, gündüz bayraklar kullanılmıştı.Gündüzleri Savaş karargahından kalkan bayrağa göre o bayrağa sahip birlik saldırıya geçmekteydi  Bayrağın sallanış yönü birliğin hareket yönünü,  bayrağın rengi ise o bayrağa sahip birliğin hareket edeceğini göstermekteydi. Aynı zamanda her yön kutsal bir rengin sembolik anlamını taşımaktaydı. Birliklere ise bulundukları konuma uygun bayrak verilmekteydi. Kuzeydeki birliklere kara, güneydekilere kızıl, doğudakilere mavi ve batıdaki birliklere beyaz bayrak verilmekteydi. Aynı şekilde birliklerin atları da bayraklarda olduğu gibi renklerine göre dört bölüme ayrılmıştı. Savaşlarda ordu, düşmanı dört taraftan kuşatarak kare içine almakta karenin her bir yönünde aynı renkte atlar bulunmaktaydı.

Bu kuşatmada kuzeydeki birliğin atları kara (yağız) doğudaki birliğin atları demir kırı (göğümsü) güneydeki birliğin atları al (doru) ve batıdaki birliğin atları da ak (beyaz) dı. Karargah bayrak ve atların rengine göre savaşın gidişatı hakkında fikir vermekte ve duruma göre bayraklarla emir verilmekteydi.

Geceleri ise davulların üç defa çalmasıyla ordu harekete geçiyor ve boruların çalmasıyla ordu duruyordu. Savaşlarda davul, bayrak ve borularla haberleşme sistemi tarih boyunca Hunlar’dan Göktürkler’e onlardan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar tüm Türk devletlerinde görülmüştür.

Okla toylara çağırma geleneği eski Türk Tarihinde yapılacak şölenlere davet etme ve çağırma geleneğidir. Hunlar’da da görülen bu “Okuyucu” yani davet için giden hizmetli, Türklerde hem düğünlerde hem de devlet kurultayları ile toylarda görülür. Okuma Ön Türk tarihinde olduğu gibi Hunlar’da ve diğer Türk Devletleri’nde de görülen yaygın bir habercilik sistemidir.

GÖKTÜRKLER HABERLEŞME SİSTEMİ
Göktürklerde de Hunlarda olduğu gibi iç ve dış haberleşmeyi sağlayan iki ayrı sistem kurulmuştu. Ülke sınırları içinde haberleşme  “sabçı” adı verilen haberciler tarafından sağlanırken, dış haberleşme görevi elçiler tarafından yerine getirilmekteydi. Göktürk Hakanlarının Çin İmparatorlarına gönderdiği mektupların tamamı bugün Çin arşivlerinde bulunmaktadır.

Akhunların ortadan kalkmasıyla Göktürk Devleti, siyasi olarak çağının büyük devletlerinden olan Sasaniler’le komşu olmuş ve I. Sasani Hükümdarı Anuşirvan’ın, Maveraünnehir ticaret yolunu tamamen eline geçirmek istemesi üzerine, Göktürk Hakanı Bizans İmparatoruna ittifak için bir elçilik heyeti göndermişti. İstemi Kağan’ın gönderdiği bu mektup Türkçe (İskitçe) yazılmış olup, İstanbul’da Bizans İmparatoru II. Justinos’a okunmuştu.

Göktürklerde haberleşme ile ilgili bilgilere Orhun Yazıtları’nda da rastlanılmaktadır. Tonyukuk yazıtının güney tarafının 9. satırında Dokuz Oğuzların Göktürkler’e gönderdiği habercilerden (sabçılar) bahsedilirken, kuzey tarafının 53. satırında ise Tonyukuk karguyları (ateş kuleleri) çoğalttığından bahsetmektedir.

Göktürkler sabçı ve elçiler dışında askeri amaçlı haberleşme için “Karguy” deyimi ile ifade edilen ateş kuleleri de kullanmışlardır. Kaşgarlı Mahmud’un büyük eseri Divanü Lugat-ùt-Türk’de, “Karguy” deyimi, “dağ tepelerine minare biçiminde yapılan yapı olup, düşman geldiği zaman herkesin hazır bulunması için üzerinde ateş yakılır” diye tanımlanmaktadır.

Bu yüksek kalelerden yakılan işaret ateşlerini gören kaleler ard arda bu meşalelerini yakarak yüksek bir hızla imparatorluk merkezine düşman hakkında bilgi vermekteydi. Düşman uzaktan geliyorsa iki işaret ateşi, sayıları çoksa üç işaret ateşi, eğer büyük bir kuşatma varsa dört işaret ateşi yakılırdı.

Tüm bunların dışında, Hunlar bahsinde ayrıntılarıyla anlatılmış olan davul, boru, bayrak gibi işaret ve semboller de askeri haberleşmede kullanılmıştı.

UYGURLAR HABERLEŞME SİSTEMİ
Matbaa, kitap basımı, tercüme eserler, moda, kağıtçılık, minyatür sanatı, diplomatlık, idarecilik, tıp, musiki gibi, konularda bir hayli ilerlemiş ve çevresine örnek olmuş Uygur İmparatorluğu, yüksek binalar minareler, bahçeler, gölgeli istirahat yerleri ile süslediği şehirlerinde, fakir ve genç ölümlerin olmadığı; yaşlılarına devletin baktığı gayet gelişmiş bir sosyal yapı da kurmuştu.

Böylesine gelişmiş bir medeniyetin imparatorluk teşkilatına da bakıldığında bir posta sisteminden yoksun olduğu düşünülemez. Köprülü’nün de vurguladığı gibi;  “Ulağ” adı verilen devlet postasına sahip Karahanlılar, Uygurlar’ın birçok idare geleneklerini devam ettirmiştir. Muhtemeldir ki posta hizmetleri aynı şekilde Uygurlarda da mevcut idi ve oradan alınmıştı. Zaten Çin elçilerinin ifadeleri de bu yöndeydi. Bunlardan biri olan Vanyadi’nin  bildirdiğine göre, Uygurlar zarf yaparlardı. Bir başka Çin elçisi Wang Yen-te ise, “Uygur İmparatorluğu’nda mektupların saklandığı bir kule var” demektedir.

Uygur alfabesiyle yazılmış olan eserlerde de yukarıda belirtilen husustan bahsedilmektedir. Burada “haberci” manasında “arkış” sözüne sıkça rastlanmaktadır. Yine bunlardan öğrendiğimiz bir “haberci yemini” vardır ki Uygurlar buna “sav tutuzması” demekteydiler.

Uygur İmparatorluğu’nun posta sistemine sahip olduğu kesin olmakla beraber, diğer Türk Devletleri’nde olduğu gibi Uygur posta sistemi ile ilgili bilgiler için de hala geniş arkeolojik araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Paylaşın :
Tarihten Sayfalar kategorisine gönderildi | HABERLEŞME / İLETİŞİM TARİHİ 1.BÖLÜM için yorumlar kapalı

AYNAYA YANSIYANLAR

Ben her şeyin ötesinde otosansürü çok tehlikeli buluyorum ve kendi düşüncemden, varlığımdan asla vazgeçmeden, sözümü insan özlü, insan odaklı söylemeyi tercih ediyorum.

O zaman ne olursa olsun temas ettiğim bir yer olduğunu biliyorum. En tehlikeli olan vurdumduymaz olmamız.

Böyle “Bir karşılığı olmaz” ya da “Baskılanır” demeyle başlanan yol, çok gidilebilecek bir yol değil. Onun içinde özlü, özgün, özgür bir üretim, yaratım olabileceğine inanmadım bugüne kadar, yarın da inanabileceğimi sanmıyorum.

Bu ayna reklam panolarını andırıyor. Üzerine ya kan sıçrıyor ya da yüzeyine çarpan sözlerden sırları dökülüyor.

Geçmiş geçmiyor, tarih tarihçilere bırakılmıyor. Çünkü o geçmiş zaten insanların tarihi. Kimse kendi hakikatini dil oyunları ya da faşizan söylemlere, yalanlara, manipülasyona kurban etmiyor.

Siz aksini bin kez tekrarladığınızda aynadaki akis değişmiyor. Uçurumdan kendi çığlıklarınızın yankısını duyuyorsunuz sadece. Ve hep boşluğa düşmeler.

Dibin de dibi var ama, dibin dibi bir türlü gelmiyor. Herkes bugünün içinden okuyor o yadsınan tarihi. Yaşanılan zamanın ta kendisinden. Geriye de hiçbir soru kalmıyor.

Yani siz sağ biz selamet demek istiyorum ama denilmiyor.
Kalbim kırılsa da,
kırık kalbimi alıp yazıya ve edebiyata dönüştürüyorum. Başka bir şey beceremediğimden.
Ruhun besini, özün kaynağı işte orası yani o yüzleşemediğimiz ayna var ya işte o görüntü belli belirsiz, hepimiz bir kukla oluyoruz.
Farkındayız ya da değiliz.
Aynaya bakanı gördüm. hep bir şuursuzluk. ..

Paylaşın :
Güncel Yorumlar kategorisine gönderildi | AYNAYA YANSIYANLAR için yorumlar kapalı

Mustafa Kemal – Karlsbad Günlüğü, Avusturya 1918

1918 yılının Temmuz ayını kapsayan günlük hatıra defterleri, Mustafa Kemal’in Karlsbad’da ”Geçen Günlerim” başlığı altında altı deftere yazdığı hatıralarıdır, yalnız 6. defter Karlsbad’dan Viyana’ya geldiği gün bir sayfa olarak yazılmıştır. Diğer sayfalar boş kalmıştır.

Eski harflerle yazılmış bu beş defterde has isimler ve bazı deyimler Fransızca olarak kaydedilmiştir. İki günlük yazılar da tamamen Fransızcadır. Mustafa Kemal Atatürk, askeri, siyasi ve sosyal meseleler üzerinde fikirlerini açmakta ve özellikle okuduğu kitaplardan aktarmalar yapmaktadır. Ancak bunlarda kendi fikirlerini çoğunlukla belirtmemektedir.

Kuşkusuz bir aylık hatıra yazılarında Atatürk, milli benliğine bağlı Türkiye’nin geleceğine yön verecek bir hazırlık içinde olduğunun işaretidir.

KARLSBAD’DA ”GEÇEN GÜNLERİM”

30 Haziran 1918 -1 Temmuz 1918

”30 Haziran 1918 Pazar günü öğleden sonra saat 07.30’da Karlsbad istasyonuna muvasalat edildi. İstasyonda muvasalatıma intizar eden otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımızı da tahmil ederek, ihzar edilmiş bulunan ikametgâha gelindi.

Cottage Sanatorium doktorlarından Markotein’in Karlsbad’da bulunan dostu doktor Vermer’e vuku bulan tavsiyesiyle, mumaileyh tarafından bulunan ikametgâh adeta hususi bir evden ibarettir. İsmi Rudolfs Hof olan bu ikametgâh otel Pupp mebanisi ittisalinde ve büyük hamamın karşısındadır. Doktor Vermer mezkûr evde benim için bir salon, bir yatak odası, bir uşak odası (bir emirber neferim Şevki için) ve hamamdan ibaret aksamı haftalığı 140 krona tutmuş. Ben ilk nazarda memnun olmadım. Pupp ve buna mümasil mebani-i âliye ve müdebdenin şaşaası ve mebani-i mezkûre dahillerindeki haşmetin yanında hemen ittisalinde onlara nisbeten basit kalan bu benim yeni ikametgâhım o kadar cazip görünmedi. Yarım saat sonra aynı zamanda beni tedavi etmesi de kendisine yazılmış olan Vermer geldi.

İkametgâh hususunda neşesizliğimi gizleyemedim. Elli bir yaşında henüz teehhül etmemiş bulunan doktor, ciddi ve tecrübekâr bir vaz ile bana dedi ki:

– Sen buraya ciddi bir kür yapmak için mi geldin, yoksa lüks ve debdebeli gürültüler içinde zevk etmek, yorulmak için mi? Ne istiyorsunuz, işte sakin ve rahat bir apartman! Şimdi müsaade ediniz sizi muayene edeyim ve suret-i hareketinizi çizeyim. Göreceksiniz ki dediğim şeyleri harfiyyen takip edince başka bir şey düşünmeye vakit bulamayacaksınız.

Ben, artık sözü uzatmadım. Doktor vazifesini yaptı ve nihayet takip edeceğim programı yazıp bıraktıktan sonra yine görüşürüz dedi gitti.

Program şudur:

Ufak izahat

Mahallinde bir bardak

bu sudan içilecek 7 h. Marksbrün

” 7 20 Mühlbrün

Sabah kahvaltısı 8 20 Thé ou Coffé, Cacao, 20 oufs, beure

Birer gün münavebe ile 10-11 Bain de boue (Moor)

Kompres evde 11-12 Compresse de boue (Moor)

Öğle taamı 12-1 Poisson-Viand-légumes, fruit, compote, mehlspeise, krattoni

İstirahat Repos.

Bir bardak su 3 1/2 ou 6 h Mühlbrün

Küçük yemek sabah 4-5 Comme le matin kahvaltısı gibi

Akşam yemeği 8 h Poisson, poulet, omelette, entremets, compot, légumes laitage (riz ou semoule au lait)

Yatarken bir bardak su 10 h Telsenquelle froid

Doktor gıda meselesini tayin ederken ekmek mevzuubahis oldu.

– Tabii beraberinizde un getirdiniz… dedi.

– Hayır dedim.

– O halde burada ekmek bulamayacaksınız. Çünkü burada yalnız yerlileri hükümet iaşe etmek mecburiyetindedir. Ecanibi değil.

– Öyle ise doktor benim burada oturmaklığıma imkân yoktur. Hemen yarın memleketime avdet edeyim. Bizim memleketimizde ecanib yerlilerden daha çok istihlakatta bulunmaktadır.

Ben de hükümetim nezdinde ecanibe ekmek verilmesine mümanaati teklif edeyim.

Neticede doktor bizzat un veya ekmek bulmayı deruhte etti.

Muayene esnasında yaşımı sordu. 36-37 yaşında olduğumu söyledim.

Hayretle:

– Pek çabuk general olmuşsunuz. Sizin memleketinizde sizin sinninizde başka genç general var mıdır?

Harbiye nazırımız da gençtir dedim. Bu sual karşısında kaldığım zaman 21 sene Mısır’ın Kahiresi’nde bulunmak ve Arapçayı lisan-ı maderzadi gibi görüşmek tecrübe ve tetkikatında bulunmuş olan ve bu itibarla şarkî, şarklıları az çok tanımış olduğuna şüphe olmayan Doktor Vermer’in, içinden, zavallı Türkiye bu çocukların eline düşmek için ne hale gelmiş bulunmalısın, dediğini hisseder gibi oldum.

– Doktor, dedim, bizim ordumuzda ihtiyar generaller de vardır. Benim ve emsalimin pek genç kabul ettiğiniz sinnde general oluşumuz, herhalde ahval ve hadisat-ı fevkaladenin bizi ifasına müyesser eylediği vezaif-i mühimmenin vatana pek nafi oluşundadır.

Gece

Rudolfs Hof direktrisi ihtiyar madamın buldurduğu bir iki kap yemeği yedikten sonra, ertesi gün mutadım hilafında olan erken kalkacağımı düşünerek yattım. Kapıcı saat 05.30’da kaldıracaktı. Saat 07.00’de su içilecek mahalde bulunabilmek için 1-2 saat evvel kalkmaklığımı ihtiyatkâr buldum.

Tren yorgunluğuna rağmen derhal uyuyamadım. Apartmanın vaziyet-i umumiye ve dahiliyesi ve burada kalıp kalmamak fikri zihnimi işgal ediyordu. Salona muttasıl küçük bir oda nazarı dikkatimi celbetmişti. Bu odanın da ilavesiyle apartmanı tevsi ve biraz tanzim ettikten sonra alabileceği şekli düşünüyor, bir taraftan Imperial ve Pupp otellerinin azamet-i hayatına karışmak, diğer taraftan bu kuytu mahalde, sükûnetli apartmancığın içinde gayrı mekşuf kalmak hususlarının mücadelesini dinliyordum. Nihayet dalmışım.

1 Temmuz 1918 Pazartesi

Hanenin, Josef isminde kapıcısının, hiç anlaşılmaz bir aksanla kapıyı vurarak bir şeyler söylemekte olduğunu işitmekle uyandım. Akşamdan tembih ettiğim için uyandırdığını hatırladım:

– Ya, ya! diye seslendim.

Bu kadar erken kalkmaya alışmamış olan neferim Şevki de, müşkülatla yatağını terk ederek geldi. Tıraş etti. Fakat bu erkenciliğin mahmurluğunu bertaraf edebilmek için behemehal bir hamam almak lazım geldiğine kani oldum. Onun da hazırlanmasını bekledim. Nihayet tuvaletimizi ikmal ederek saat 07.00’de evden çıkabildim. Josef bize delalet edecekti. Direktrisin iare ettiği su bardağı elinde olduğu halde Şevki de beraberdi.

10 dakikada Marksbrün’e geldik. O civarda bütün sokaklar kadehler ellerinde erkek ve kadınlarla mali idi. Ben de Josef vasıtasıyla kadehimi doldurttum ve umuma tabi olarak yudum yudum içmeye ve aynı zamanda Mühlbrün istikametinde yürümeye başladım. İki menba arasında 500 adım kadar bir mesafe vardır. Ben birinci kadehi içtikten sonra 20 dakikalık zamanı kazanmak için yürümeye devam ettim. İkinci menbadan dahi kadehimi doldurttuktan sonra kapıcıya izin verdim. Şevki de sivil olarak, iki menba arasındaki sahada dolaşmaya devam ettik. Kadehim bittikten sonra Şevki’ye verdim ve onu eve gönderdim. Ben saat 08.00’e kadar dolaştım. Diğer bir menbaı havi binanın dahilinden musiki sadası işitiyordum. Oraya girdim. Medhalden sonra ortasından şelale şeklinde sıcak su fışkıran bir havuz, etrafında buhar ve su serpintilerinden saçlarını ve elbiselerini beyaz empermeabl serpuş ve mantolarla muhafaza etmiş genç, güzel çehreli kızlar, ellerinde pek uzun saplı ve bu saplar üzerinde müteharrik maşrapalarla su tevzi ediyorlar, daha ileride gayet uzun bir salon halk musiki nağamatına peşrev olarak sağdan sola devrediyor, bazı kimseler de kenarlarda ve ortadaki banklara oturmuşlar… Ben de devre karıştım.

Saat 08.00’e yakın sabah kahvaltısını yapmak için otel Pupp’ın lokantasına gittim. Bahçede oturdum. 21 numaralı güzel bir kızcağız, ne istediğimi sordu! Tereyağı yok, ekmek yok, şeker yok, süt yok. Şekersiz çay, iki yumurta ve bal getirdi. Neferim cebime yolda ufak bir parça kuru ekmeği sokmuş, onunla meseleyi hallettik. Oradan eve gittim.

Yeni fikir… Karar

Salonun ittisalindeki odayı açtırdım. Küçük, fakat bir büro şekli alabilirdi. Direktris’in muvafakatiyle bütün evin odalarını ve eşyalarını gördüm ve dedim bu odayı da alacağım, burada benim tarif edeceğim gibi bir büro ve diğer salon ve yatak odası vesaire de benim tasrih edeceğim şekilde tefrişat ve tertibat yapar mısınız? Uzlaştık ve derhal neferim ve ben bizzat çalışmak suretiyle, bütün evin kız erkek hizmetçilerini çalıştırarak matlubu temin ettim ve benim apartmanımın ev ile olan ittisal medhalini de bir sanatkâr celbederek bir perde vasıtasıyla katettim. Burada kalmak kararı verilmişti.

Doktorun programı mucibince bir kadın saat 10.00’da Compresse yapmak üzere büyük bir kese derununde çamur getirmişti. Evin tertibatıyla olan iştigal, compresse’i saat 12.00’ye tehir etti ve pek aceleye geldiği için, ancak programımı daha ilk günden büsbütün bozmamak için tatbik edilmiş oldu. Faidesinin derecesini Allah bilir, ben herhalde bir şey anlamadım. Öğle yemeğinin teminini düşünüyordum.

Bir saat sonra da pupp’ın restoranına gittim. Tekmil masalar meşgul. İki kişilik küçük bir masanın yanında durdum. Boş olan bu masanın da üzerinde herhalde rezerve edilmiş olduğunun yazılı olduğunu anladım. Fakat anlamamazlıktan gelerek, o esnada oradan geçen Herr Obert’e rezerve midir dedim. Almanca olarak saat 1.30 için dedi. Anlamamazlıktan geldim. – Fransızca bilir misiniz dedim. – Evet, dedi aynı şeyi Fransızca tekrar etti, fakat siz o zamana kadar yemeğinizi ikmal edersiniz dedi. Hemen oturdum. Bu defa cebimde getirdiğim ekmekle iyi bir yemek yedim. Herr Obert’e fazla pourboire verince lokantanın müşarünileyhi, – Yarın kaçta teşrif edeceksiniz. Yarın en muvafıktır dedi. Muvafakat ettim. İsmimi, daha doğrusu masayı angaje etmek için künyemi sordu, söyledim. Adamcağız – Ekselans akşam için emriniz… gelmeyeceğim dedim. Filhakika akşam yemeğini Imperial’de yemek istiyordum. Daha orasını görmemiştim. Öğleden evvel odaların tanzimi esnasında uğrayan Dr. Vermer’i de davet etmiştim.

Eve geldim, saat 3’e kadar istirahat ettim. Evin intizam ve sükûnetini görünce, bu sükûnetten istifade etmek cihetleri varid-i hatırım oldu. Almancayı bildiğimi de unutmak suretiyle terk etmiştim. Fakat şimdi, Almanca arzu ettiğimi anlatamadığımdan kızıyordum. O halde Almancayı öğrenmeye derhal başlarım. Direktrise, doktora, her önüme gelene bir Almanca muallim veya muallime bulmalarını söyledim.

Aynı sükûnetin bahşettiği huzura istinad ederek yevmi hayatımı bu suretle zaptetmeye karar verdim.

Saat 3.30’da Mühlbrün’e gittim ve bir bardak içtim.

Pupp’da yaptığım sabah kahvaltısından pek gayri memnun kaldığım için bu hususu evde temin ettirdim. Saat 4’te evde hazırlanan Yavsé’yi yedim ve soyunup yatak odasında şezlonga uzandım.

Saat 6 ile 7 arasında Miralay Emin Bey geldi. Bu esnada kalkmış Şevki’ye tıraş oluyordum. Tuvalet bitti. Biraz konuştuk, saat 7’den sonra doktor da geldi. Beraber Imperial’e gittik. Yemek yedik.

Otelde Cemal Paşa hazretlerinin hanımlarıyla ve Emin Bey’in refikaları hanımla ve akrabalarından daha bir hanım ve bu hanımın iki kızı ve daha bir hanım ile tanıştık. Yemekten evvel salonda biraz oturduk. Yemekten sonra hanımlara veda edip hemen ayrıldık. Doktor bir yere kadar refakat etti. Yalnız olarak eve geldim. Saat 11’e kadar Revolte namında André Beaumier’nin sanatoryumda başladığım romanını okudum. Bugünü, yarın yazacağım. Şimdi, birkaç sayfa daha kitap okuduktan sonra yatmak istiyorum. Saat 11.15’tir.

2 Temmuz Salı

Sabah saat 7’den saat 8’e kadar dünkü gibi iki menbadan su içtikten sonra evde kahvaltı ettim. Saat 10’da Kaiserbaad’a gittim. Çamur banyosu yaptım. Eve avdet ve biraz istirahat ettim. Bu esnada Miralay Emin Bey geldi. Onunla beraber Restaurant Pupp’a kadar yürüdük, o oradan hamama gitti. Ben de öğle yemeği için lokantaya girdim. Saat yarımı geçiyordu. Eve avdet ederken Sansoussie gazinosu istikâmetinde biraz yürüdüm. Çiçekçi bir kadına tesadüf ettim. Birkaç buket kırmızı ve beyaz karanfil ve ismini bilemediğim diğer bir çiçek aldım. Fakat sonra bunlar için vazo lazım olduğunu düşündüm. Tam yanı başımda bir mağazaya girdim. Büyük, küçük dört vazo aldım. Eve geldim, çiçekleri vazolara Şevki ile beraber yerleştirdim. Vazoları salona, büroya tevzi ettim. Sonra soyundum, saat 3’e kadar yattım. Uyuyamadım. Daha giyinmeden direktris geldi, talep ettiğim Almanca muallimesinin geldiğini haber verdi. Muallimeyi salonda bekleterek giyindim.Almanca muallimesi Paula Klemm Fransızca olarak – Efendim, bir muallime istetmişsiniz, mükâleme için mi, yoksa gramer mi okuyacaksınız…

– Evet istedim, dedim. Fakat ne okuyacağımı bilmem…

– Benim kitaplarım vardır. Size gramer kitabı getirdim, oradan okuruz.

– Madmazel, dedim, ben senelerce mektepte gramer okudum, lektür yaptım, resitasyon ezberledim; fakat Almancayı öğrenmedim. Şimdi Almanca öğrenmek istiyorum.

– Öyle ise, efendim belki, biraz mükâleme ve dikte…

– Pek güzel fakat Almanca yazarım, dikteye ihtiyacım yok. Mükâlemeye gelince, Almanca olarak, dedim ki onu her gün her yerde bizzarurî yapmaktayım. Ancak bildiğim kelimeleri tekrardan ibaret kalıyor. Maksadımı söyledim, Almanca öğrenmek. Bunun için ne yapmak lazım geleceğini siz tayin ediniz. Bana kalırsa evvela siz beni imtihan edin, ondan sonra kararınızı verirsiniz… Büroya geçtik.

Fransızcadan Almancaya bir lugat kitabı vardı. (Langenschaidts Tasehen -Wörterbücher.) Başka Almanca kitabım yok. Bunun Almanca yazılmış mukaddemesini okudum. Das vorliegende franzölischen… ete. (Vorliegende)’yi biliyorum, dedim. İzah etti anlayamıyorum dedim. Ve nihayet Almanca-Fransızca lugatı açtım, onun bulamadığı Fransızca mukabilini buldum. Şimdi anladım dedim. Görülüyor ki, kadıncağıza karşı pek müşkülpesent bulundum ve işi talik edip, biraz düşünmek istedim. Kendisine haber göndereceğimi beyan ederek mülâkatı ikmâl ettik.

Otel Imperial’de akşam taamı

Saat 6’da Mühlbrün’de bir kadeh içtim. Yavaş yavaş Imperial Baum’a geldim. Imperial’e çıktım. Otelin salonunda saat 7.30’a kadar yalnız oturdum. Akşam için bir masa rezerve edilmesini garsonla haber gönderdim. Emin Bey, iki defa, bana gelmişti. Onu ve kesb-i muarefe ettiğim hanımları ziyaret etmek bir vazife idi. Kapıcının yanına gittim. Telefonla Emin Bey’e mahza kendilerini ziyaret için geldiğimi söyledim (otel halini nazar-ı dikkate alarak) beni salonda mı kabul edersiniz dedim. Hemen ineceğini söyledi. Ben de salonda eski yerime gelip, intizar ettim. Biraz sonra Emin Bey geldi. Müteakiben refikaları hanım indiler…

Siyasiyat

Emin Bey, Malinoff hakkında malumat ve fikrimi sordu. Ben, dört sene evvel, Sofya’da bir sene devam eden ataşemiliterliğim esnasında Malinoff’u; zeki, fatin, kıymetli bir şahsiyet olarak tanımıştım. Malinoff, Rusofildi. Radoslavof kabine reisi olduğu ve Avusturya siyaseti takip ettiği hengamede, kral Malinoff’u daima kabul ederek hüsn-i iltifat ve muamelesiyle idare ediyordu.

Bulgaristan’da, muhtelif partilerin muhalefeti, birbiriyle mücadelesi ile beraber beyinlerinde adeta memleket ve milletin menafi-i hakikiyesi karşısında tabii bir itilafı mahsustur. Memleketin selameti, milletin refah ve saadeti hangi siyaseti, tarz-ı hareketi istilzam ediyorsa o siyasetin recülleri o günün müdiranı olur. Muhalifler icabında bu hususta muavenet bile ederler. Harb-i umumi ilanında, Bulgarların Ruslarla beraber olması veyahut bitaraf kalması için icra-yı fi’il ve nüfuz eden Malinoff, Radoslavof’un Avusturya siyasetinden ayrılmasına mümanaat edemedi. Fakat Radoslavof’un da muvaffakıyeti, körükörüne harbe girmeyip, cidden Bulgar menafi-i âliyesini azami derecede temin edecek fırsata intizar etmesindedir. Almanların Avusturya kuvvetlerini takviyesiyle vuku bulan taarruz neticesinde Sırbiye hemen mahvolmak derecesine yaklaştığı zaman, Bulgarların bu fırsatı kaçırmaları caiz değildi. Rus taraftarlığı bu vaziyette memlekete nafi değildi. Bulgar ordusunu, galip Alman ve Avusturya kuvvetleriyle çarpıştırarak Ruslara muavenet etmekten ise, galip ordularıyla beraber yürüyerek vatanı tevsi etmek elbette daha kolay ve nafi bir netice idi. Balkan muharebesini müteakip, Sırpların Yunanlılarla müştereken Bulgaristan’a tecavüzlerinden münhasıl millet kinini de böyle bir hareketi alkışa şayan gösterebililordu. İşte o zaman bu vaziyeti takdir eden Malinoff hakikatte durdu. Fakat gerek o ve gerek Radoslavof ve Kral pekâlâ düşünüyorlardı ki, memleketin bu suretle ihraz edeceği muvaffakıyet ve bunun neticesi olacak olan menafiin muhafazası için, Almanlara ve Türklere karşı vaziyet almak lazım gelirse de bu safhanın da aktörü Malinoff olur.

Ben, bu hakikati, keşfetmiş idim. Bulgarlara karşı daima müdebbir ve ihtiyatlı hareket lüzumuna kani idim. Hatta Cemal Paşa’ya Silvan’dan yazdığım bir seri mektuplarımla da, Bulgaristan hakkında bu nokta-i nazardan bahsetmiştim.

Biz muharebesiz Karaağaç ve civarını verdik. Romanya sulhünde, Dobruca’ya mukabil bunun ve Trakya’nın da iadesini talep etmek istedik. Enver Paşa Ludondorf’a delalet için rica etti. Ludondrof bunu acaib buldu. Bulgarları gücendirmek caiz olmadığını cevaben bildirdi. Yalnız Karağaç’ın iadesi belki mevzuubahis olabilirdi. Bulgarlar buna da razı olmadıktan başka, ben eminim onlar (Midya-İnoz) hattına kadar isterler.

Bence, Bulgarlardan, arazi istemek için, evvela İstanbul ile Edirne arasında Boğaz’ın muhafazası için diyerek, bir ihtiyat ordusu teşkil etmek lazım gelirdi. Bugün İran’ın istilası için bir dokuzuncu ordu teşkili mümkün olunca benim dediğime imkân olması lazım gelir. Yoksa sözle Bulgarlar yer vermezler. Bu hususu nazar-ı dikkate almamakla, Bulgarların aleyhimizdeki hislerinin bir an evvel tezahürüne ve bize karşı ilk fırsatta tehlike olmalarına sebebiyet verilmiş olur. Malinoff’dan büyük dostluğa intizar edilmemelidir. Zaten Radoslavof’dan da intizar etmek safdillik idi.

Almanların bize gerek bu hususta ve gerek memleketimizi İngiliz istilasından tahlisde, derece-i muavenetlerini mantıken meydana çıkarabiliriz. Benim bu hususta daima menfi netayice müncer olan kanaatlerim, Veliahd hazretleri ile vukubulan seyahatimiz münasebetiyle gerek imparator ve gerek Hindenburg ve Ludondrof’la olan muhaverelerle teeyyüd etmiştir.

Bir recül-i devlet kendi insani hislerine tabi olarak, mesail-i devleti halledemez, o selahiyete malik değildir. Memleket kimsenin malikânesi değildir. Yalnız, biz Türkler memleket ve milletin idaresini elimize aldığımız zaman, kendi umûr-ı zâtiyemizdeki ulüvv-i cenâb-ı umûr ve mesail-i devletin ecanible hallinde düstur ittihaz ediyor, bir çocuk gibi aldanıyoruz.

Cemal Paşa’nın Biraderi Kemal Bey

Ben Cemal Paşa’nın biraderi olduğunu bilmiyordum. Genç bir mülazim, kordonlu yanımıza geldi. Bu zabiti dün gece de görmüştüm. Kendisini şimdiye kadar nasıl tanıyamamış olduğumu sordum. 1323’te Selanik’te olduğunu söyledi. Ben de tam bu tarihte Şam’dan Selanik’e gelmiş ve Cemal Paşa ile maiyet-i müşiri Erkân-ı Harbiyesi’nin küçük odasında Fethi Bey de dahil olduğu halde, arkadaşlık etmiştim.

Cemal Paşa binbaşı, ben ve Fethi Bey kolağası idik. Bunları hikâye ve ilave ettim: Cemal Paşa o zaman büronun kahramanı, bize çömez diyorlardı. Hakikatte ben çömez değildim: Mektepten çıktıktan sonra iki sene kıtaatta staj yapmış ve birkaç ay Şam’da Erkân-ı Harbiye Dairesi’nde büroda çalışmış idim. Fakat her yerin eskisi, yeni gelene acemi, çömez nazarıyla bakar, ben de, isyan etmeksizin sobanın arkasında köşeye sıkışmış masanın üstünde, her gün yığın yığın bulduğum paperassi çalakalem çıkarmaya çalışmakla çömezlik çilesini dolduruyordum. Fakat isyan uzak değildi. Bir gün Cemal Paşa… Bu esnada Madam Cemal Paşa geldi. Mükâleme başka vadiye döndü. Bir taraftan musiki sadası da fazla söze mahal bırakmıyordu. Yemek zamanı geldi. Hanımefendi, beni sofrasına davet etti. Bir masa hazırlattığımı söyledim. Ne ehemmiyeti var dediler madem yalnızsınız!

Beraber taamdan sonra salonda bir müddet daha görüşüldükten sonra müsaade talep ettim. Hafif yağmur yağıyordu. Saat 10.30’da eve geldim. Saat 11.30’a kadar kitap okuduktan sonra yattım. Okumaya devam etiğim kitap hep Revolte’dir. Çabuk bitmiyor. Yatmadan evvel Telsenquelle suyundan bir kadeh içtim. Bu suyu şişe içinde kapıcı getirmişti. Birdenbire uyuyamadım. Sağa sola çok döndüm. Zihnim meşgul idi. Bugün sabahleyin uyandığım zaman, uyuyup uyumadığımın farkında değildim. Herhalde bir dalgınlık geçirdim.

***

3 Temmuz Çarşamba

Saat 6’da kalkmayı düşünürken saat 7’de kalktım. Şevki beni kaldıracaktı, halbuki ben onu kaldırdım, hiddetlendim. Şevki’ye çıkışmaya başladım. Şevki tıraş ediyordu. Mahmurluktan, benim çıkışmamdan büsbütün şaşırdı. Usturayı sol bıyığımın yanında yanağıma bastırdı. Kan başladı, dindirmek mümkün değil, asabiyetim arttıkça arttı. Çabuk gideyim derken şimdi kan dindirememek yüzünden tamamen gecikiyordum. Nihayet, şap, pudra, kolonya… Kan durur gibi oldu. Acele acele Şevki ile beraber Marksbrun’a gittim. Şevki kadehi dolu olarak alacağı yerde, boş olarak bırakmak istiyor. Kızlar alay ederek, gülerek gideceği yeri gösteriyor. Orada daima hazır duran polis, beni ve Şevki’yi tanımış olduğundan delalet maksadıyla fakat Şevki’nin kolundan tutarak, bir çocuk gibi kadehi vermek lazım olan yere götürüyor. Şevki, ben görmüyor muyum diye polise tabi olarak yürüdüğü sırada, yan yan benim bulunduğum tarafa bakıyor. Nihayet dolu kadehle geldi, kadehi aldım -Suyu orada yavaş yavaş içtim. Bugün geciktiğim zamanı adeta her şeyde istimal ederek telafi etmek istiyorum. Su bitince boş kadehi Şevki’ye verdim ve Mühlbrun’a gidip, orada beni beklemesini söyledim. Her gün beraber giderdik, bugün o kadar asabi bulunuyordum ki, Şevki’nin yanımda yürümesinden hiddetleniyordum. Yavaş yavaş yürüyerek Mühlbrun’a yaklaştım. Şevki yeni bir tekdire mahal bırakmamak için, menbaın önünde kalabalığın içinde ayak burunları üzerinde yükselerek beni gözetliyordu. Benim takarrübüm üzerine, hemen kadehi doldurdu ve tam zamanında elime verdi. O kadehi de bir iki ufak yürüyüş ile içmekte iken, bir arkadaşla beraber Celal Bey’e -sabık İzmir Polis Müdürüne- tesadüf ettim. Onlarla bir iki kelime görüşürken, Selanik Rüştiyesi Askeriyesi’nde sınıf arkadaşlığı ettiğim Mahmud Efendi namında Selanikli bir efendi gülerek ve uzaktan, Ooo Kemalciğim nasılsınız diye gayet laubali bir tavırla yanaştı. Bu efendi, neferimi görmüş, kim olduğumu sormak suretiyle benim burada olduğumu anlamış, iki defa ikametgâhıma gelmişti. Bir defasında yoktum. Bir defasında kabul etmemiştim. Miralay Emin Bey’e de benden, benimle sınıf arkadaşlığından bahsetmiş olduğunu mûmaileyh bana söylemişti. Ben diğer zevata size mani olmayayım dedim, hadi suyunuza… ve Mahmud Efendi – Nasılsın bakalım arkadaş.- Teşekkür ederim, bir iki defa gelmişsin. Yalnız mısın? Nerede oturuyorsun?

Mahmud Efendi refikasıyla beraber olduğunu, valde veya kayınvaldesi vesair aile efradı daha bulunduğunu eliyle işaret ederek, şu otelde diye ikametgâhını da söyledi. Ben bu evi görmüş olmak için, sizin ikametgâhınızda benim için bir yer bulabilir miyiz dedim. Evet deyince – Pekâlâ, gidelim dedim. Adi bir otel, -Dur, dedi. Bizim madmazeli çağırayım! Geçkince fakat tatlı yüzlü bir fam de şambr geldi. Mahmud efendi bana hitaben -Almanca görüş!- dedi. Ben Almanca görüşümem. – Ben de hiç.- O halde!- Bilmem.

Ben, kıza benim Almancamla maksadı anlattım. Tabii zahiri maksat. Çünkü ben evin manzara-i hariciyesine bakarak hükmümü vermiştim. Bir iki oda gördüm. Kızla beraber görüştük. Yine beraber çıktık.

Ekmek meselesini mevzuubahis ettim. Un bulabileceğini söyledi. Onun tanıdığı yerden bir kilo tereyağı sipariş ettik. O da benim ikametgâhımı görmek üzere bizim eve gittik. Tabii pek hoşuna gitti. Ona alaturka bir kahve içirdim. O esnada ben kahvaltımı yaptım.

İlk Araba Tenezzühü

Josef şapkası elinde, salona girdi. Araba hazır dedi! Pencereden baktım. Büyük bir lando. Vakit geçirmemek için bu arabaya bindim. Posthof, Kaiserpark, Freundschafts – Saal ve bundan biraz daha ileriye kadar gittim.

Manasız Üzüntü

Asker elbisemi giydim. Saat 7’de Impérial’e gittim. Daha henüz salonları temizliyorlardı. Pelerinimi gardıroba bıraktım. Otelin bahçesinde epeyce dolaştım. Canım sıkılıyordu. Bir aralık yağmur yağmaya başladı, tekrar otele girdim. Bu defa salonda oturdum. Henüz kimse yok. Saat 8 oldu. Müzik başladı. Yemek salonuna geçtim. Obert’e hazırladığı yeri sordum. Dün tenbih etmiştim. Buyurun, miralay efendi! dedi. Adam zahir halimize bakarak demek ki, ancak miralaylık tevcih ediyordu. General olduğumu anlatmaya kalkışmak bir mesele…

Sesimi çıkarmadım. Bir küçük masaya oturttu. Yemekten sonra bu masanın her vakit akşam yemekleri için bana tahsis olunmasını söyledim. Ve kendimi de tanıtmak için kartımı verdim.

Moustapha Kémal Pacha Arméefuhrer

Herr Obert’in bütün bu tafsilatlı karta rağmen bizi miralay efendilikten başka bir şey telakki edemediğini ve Pacha’nın merkum nazarında tahminini tebdil etmediğini Arméefuhrer’ın de medlûlünü hiç düşünmediğini zannederim. Çünkü ertesi günü masa üzerine bıraktığı Bestelt levhasının altında kurşun kalemle şu isim yazılı idi. Monsieur Kemal Pacha.

Yemekten sonra salona geçtim. Dört koltuklu bir masa önünde oturdum. Çok kalabalık vardı.

Otelin üç salonu da açıldığı halde garsonlar şurdan burdan buldukları masaları, sandalyeleri getirerek otelin misafirleri için hazırlıyorlardı. Ben, bu dar vaziyette tek başıma dört koltuğu atıl bırakıyordum. Otel misafiri olmadığım halde buna hakkım var mıydı? Biri gelip bana – efendi, sizin burada oturmaya hakkınız yoktur. Oturmak hakkını haiz olanlar ayakta kalıyorlar… dese ne cevap verebilirdim! …Hemen kalkıp gitmek ve bir daha bu otele gelmemek hatırıma geldi. Fakat Madam Cemal Paşa ve rüfekası ve Emin Bey’le hiç olmazsa vedalaşmak istiyordum. Bir de yarın akşam için de bir masa emretmiştim. Hatta doktor Vermer’i davet etmiştim. Hülasa bir sıkıntı, bir üzüntü, bir garabet bütün benliğimi istila etmişti. Bir noktayı halletsem sanki müsterih olacaktım.

– Burada yemek yemeye, oturmaya hakkım var mı? Bu müşkülümü ertesi günü doktor Vermer’den hallettim. Evet! Bu otelin lokanta ve salonu umuma küşadedir. Otele nazil olanlara mahsus olduğu şimdiye kadar mevzuubahis olmamıştır.

Madam Cemal Paşa ve rüfekası yemek salonundan gelirken yanımdaki masadan geçtiler, görüştüm. Bizim masanın dört koltuğundan yalnız altımda olanı kalmıştı. Hanımlar için yer yoktu. Hep beraber başka masaya gittik. Hüseyin Cahit Bey ve beraberindeki -birisi refikası olacak- iki hanım da aynı masaya geldiler. On bir Türk… Geniş bir daire teşkil ettik. Herkesi nazar-ı dikkati bizim üzerimizde idi. Madam Cemal Paşa hepimize birer dondurma ısmarladı.

Biraz sonra ben kısa bir veda ile hemen ayrıldım. Yağmur yağıyordu. Sıkıntılı bir halde eve geldim. Biraz okudum ve yattım.

4 Temmuz 1918 Perşembe

Program mucibince sabah saat 7’de Marksbrun önünde kadehimi içiyorum, kadehi yarıladıktan sonra yudum yudum hem içiyor ve hem de Mühlbrun’a doğru yürüyorum. Yağmur yağdığı için açık olan şemsiyemle başımı muhafaza ediyor, paltomu ıslanmaktan vikaye edemiyordum. Muşambamı Şevki’ye vermiştim. O da arkamdan geliyordu. Su bitti, hatvelerimi sıklaştırdım. Hızlı hızlı adeta asker yürüyüşüyle yürüyordum. Herkesin durup bana baktığını ve gülmekte olduklarını gördüm. Yürümeye devam etmekle beraber etrafıma, geriye bakınıyordum. Bir de ne göreyim. Benim Şevki, hemen bir- iki adım mesafe ile bana ayak uydurmuş, yere kadar uzanan benim muşambam içinde kendinden geçmiş, kollarını sallayarak beni takip ediyor. Talimhane meydanında acemi efradın yürüyüş talimi esnasında tatbik olunan şekillerinden biri… Ben de gülmeye başladım…

– Ne yapıyorsun?

– Hiç efendim, dedi. Zaten Mühlbrun’a gelmiştik.

Bugün banyo günüydü. İhtiyar hamamcı çamuru kaç derece-i hararette hazırlayacağını bilmek istiyordu. Bana sormadan kendisi otuz derece değil mi! dedi ve uzaklaştı. Halbuki 28-29 olacaktı.Tashihe imkân kalmadı. 30 derecelik çamurun içine girdim. Yirmi dakika sonra hamamcının gelmesi için zile bastım. Gelen yok! Bir daha, bir daha, bir daha… On dakika oldu gelen, giden yok. İhtimal dedim, numaralarda bir karışıklık var. Artık tahammülüm de kalmadı. Çamur teknesinin içinde ayağa kalktım, çamurdan bir adam… Kan ter içinde kaldıktan sonra ihtiyar gözüktü… Diğer su teknesi içinde temizlendikten sonra şezlonga uzandım, dehşetli ter başladı. Saat 11 olmuştu. İhtiyar tekrar göründü. Efendim uzun zamandır, bir madam bekliyor dedi. Madamı bekletmemek için acele terli terli çıktım. Rutubetli ve soğuk havanın temasıyla hemen başım ağrımaya başladı. Eve geldim, salonda soba yanıyordu. Oradaki şezlonga uzandım. Bugün yemek yemek için lokantaya gidecektim. Fam de Şambr’ıma Pupp’dan yemek almasını söyledim. Yemek zamanına kadar uzanmış olduğum şezlongda Révolte’e devam ederek bazı satırları tekrar ediyordum. Bazılarının altını çiziyordum.

…….

Tabii dertleri de nazar-ı dikkate alan ve ona göre müşterilerini memnun etmeyi düşünen bir doktor Saat 11.30’a doğru idi, hafifçe kapıyı vurduktan sonra Vermer beni salonda şezlongun üzerinde kitap okumakta buldu. Paltosunu çıkarmaksızın şapkası elinde olarak yanımdaki koltuğa oturdu.

5 Temmuz 1918 Cuma

Bugün sabahleyin her vakitki gibi rahatsız olmadım. Şevki dün satın aldığımız termosları menbalardan doldurup getirdi, ben de yatağımda içtim. Ufak bir tuvaletten sonra saat 7.30’da dünkü hatıratı kaydetmek üzere bu masanın başına geçtim. Cemal Bey ve arkadaşı geldiler. Bürodan çıktım. Onlara beyan-ı itizardan sonra pijamalı bir kıyafetle salonda kabul ettim. Cemal Bey:

– Cümleye, yeni padişaha ömür versin dedi!

Birdenbire şaşırdım. Ne var, ne oldu, dedim.

– Malumatınız yok mu? Padişah vefat etti!

– Teessür ve teessüf ederim, dedim.

Bu zevat bu sözlerimin medlulünü anlayamadılar.

Hakları vardı. Çünkü ben, ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olacağından müteessir değildim. Teessüf ettiğim cihat İstanbul’da bulunmayışımdı. Fakat bunun için de neden teessüf ettiğimi kendim de takdir edemiyordum. Filhakika padişahın değişmesi bir memleket ve millet için pek büyük bir hadisedir. Ben, veliaht hazretlerini Almanya seyahati münasebeti ile pek iyi tanımıştım. Aramızda bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet de hasıl olmuştu. Gönlüm onun tahta cülûs ettiğini müteakip bizzat tebrik etmek mi istiyordu? Acaba bunun için mi teessür ediyordum! Hayır zannederim bu da değil! Kendisiyle başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım. Bir defadan maada ziyaretine gitmedim. Hatta bu defa İstanbul’dan ayrılırken veda dahi etmedim. İşte teessür bundan ileri geliyor…

Cemal Bey ve arkadaşına karşı da teessüratımı gizleyemedim. Fakat izah etmedim. Onlar giderken Miralay Emin Bey girdi. Onunla da aynı zemin üzerinde görüştük. Hiç olmazsa telgrafla tebrik edeyim dedim, mamafih alacağımız ilk gazete tafsilatına talik ettim.

Bugün Compresse zamanı tam bu buhranlı havadisin alındığı sıraya tesadüf etti. Unuttum ve ilk defa programın bir noktasından inhiraf etmiş oldum.

……

Emin Bey akşam Imperial’de görüşmek üzere gitti. Ben de öğlen yemeği için çıkmak üzere giyinmeye başladım. Doktor geldi, yatak odasına girdi. Ona padişahın vefatını ve yeni padişahın bana muhabbetini söyledim. -O halde hemen gitmek mi istiyorsunuz, dedi.- İyi olduktan sonra dedim.

Teklifim üzerine doktor öğlen yemeğini beraber yedi

…….

Siyah bir elbise giydikten sonra Imperial’e gidecektim. Emin Bey’e telefon etmek istedim. Evin telefonunun üçüncü katta olduğunu şimdi öğreniyordum. O katın güzel fam de şambrı Anna beni asansörle yukarı çıkardı.

……

Imperial’de, methalde Emin Bey’i bekliyor gördüm. Biraz konuştuk. Altıncı Sultan Mehmed’in tahta cülûsuna dair telgrafı okuduk. Cemal Paşa ile aramızda bir şey olduğundan bahsedildiğini işitmiş. Evet dedim, izahata başladım. Refikası geldi. Onun önünde bazı noktaları geçmek üzere vakayı tamamen hikâye ettim. Yemek zamanı gelmişti ayrıldık.

……

6 Temmuz 1918 Cumartesi

Sabah saat 7’de birinci ve saat 7.20’de ikinci kadehi yatakta içtim. Sabah kahvaltısını saat 8’de aldıktan sonra saat 10’a kadar kitap okudum. Bugün hamam günü idi. Banyo aldıktan sonra saat 12.30’a kadar evde bulundum. Kitap okumakla meşgul iken, harp kahramanlarının resimlerini havi Almanya, Avusturya, Türkiye, Bulgaristan’a ait dört cilt bir eserin, Avusturya Harbiye Nezareti tarafından çıkarıldığını ve benim alacağımı tahmin eden, pupda sâkin Ahmet Paşa tarafından gönderildiğini ifade eden bir madam geldi. Bu sırada Emin Bey de gelmişti. Kadınla anlaşamadık. Saat yarıma doğru Emin Bey’le beraber çıktık, o banyoya, ben lokantaya gittim. Yemeğe oturduğum sırada doktor Vermer geldi. Beraber yemek yedik.

……

Yemekten sonra eve geldim soyundum. Biraz kitap okuyayım dedim. Uzanmış olduğum şezlongun üzerinde uyumuşum.

Uyandığım zaman Selanikli, rüştiyede sınıf arkadaşlığı ettiğim Mahmud Efendi geldi. Yarın Viyana’ya avdet edecekti. Benim hayatımla alakadar göründü. Rüştiye hayatından beri görmediğim bu çocukluk arkadaşıma hayatımı ve sergüzeştimi hikâye ettim. Nişanlarımı görmek istedi. Gösterdim. O gittikten sonra tıraş oldum. Asker elbisesi giydim. Hoşuma giden bir Bulgar nişanımı, Avusturya nişanımın üstüne boynuma taktım. Bu gece Emin Bey ve refikası hanımefendi tarafından Imperial’de dine’ye davetli idim. Saat 7’de evden çıktık, yarım saat kadar Posthof istikametinde yürüyüş yaptım. Saat 8’e yakın otele geldim, yemek yedik. Badehû iç salonda saat 10.30’a kadar konuştuk. Ondan sonra eve geldim. Saat 12’ye kadar kitap okudum. Sonra yattım, uykum kaçtı. Tekrar yatağın içinde doğruldum. Bir sigara içtim. Tekrar yattım. Yine uyuyamadım. Tekrar bir sigara içtim. Saate bililtizam bakmıyordum. En nihayet uyumuşum.

Akşam taamı esnasında hep askerlikten bahsettik; ben biraz Arıburnu ve Anafartalar’dan, biraz da Bitlis, Muş cephelerinden bahsettim.

Hanımefendi, asker kızı, asker refikası, asker hemşiresi olduğundan, bu hikâyattan zevk alıyordu. Kumandanların en büyük cesareti, mesuliyetten korkmamalarıdır, dedim, filhakika mesuliyetin ağırlığını ben kendi nefsimde tecrübe ettim. Namuslu ve izzet-i nefis sahibi bir kumandan için ölüm hiçbir vakit varid-i hatır olmaz, onu düşündüren icraatının isabet ve adem-i isabetidir. Bilakis, ricat manevrası için kumanda da pek büyük isabet-i karar, nüfuiz-i nazar olmak lazımdır. Bizim ordumuzu felaketlere sevkeden ekseriya ricat manevrası için sahib-i azim ve karar kumandanlarımızın mefkudiyeti olmuştur. Faik düşman taarruzu karşısında ekseriya kumandanlar, askerin kendi kendine terk-i mevkii ettikleri zamana kadar karar vermekten tehaşi ederler ve sonra da ricati bir kabahat ve askeri kabahatli görürler.

Hanımefendi, bir muharebeden sonra muzaffer bir kumandanın dolaşması kim bilir ne kadar zevkli olacak dedi?

Bunu tasdik etmekle beraber, -Bendenize, dedim, hayat-ı askeriyemde en çok zevk duyduran, Muş cephesinde Sekizinci Fırka ile yaptığım ricat manevrasındaki muvaffakiyet olmuştur. Bu hareketin kıymetini evvala hiç kimse takdir edememiştir. İstanbul’dan ve benden evvel ordu kumandanı olan İzzet Paşa hazretlerinden vürud eden telgraflarda bir inhizam ve felaket mi olduğundan ve bu hali meşumdan sonra düşmanın nerelere kadar gelebileceğinden, daha ne kadar kuvvet istediğimden bahsediliyordu. Bu telaşta müşarünileyhin hakkı da yok değildi. Çünkü ben tatbik ettiğim manevranın benim içinde bulunarak, görüp takdir ettiğim esbab-ı mucibesini izaha vakit bulamıyordum ve daha doğrusu hareketimin esbab-ı muhaffefe ve ilmiye ve fenniyeye müstenid oludğu kanaat-i kâmilesi beni ”Şunun için veya bunun için fırkayı çekiyorum…” demeye tenezzül ettirmiyordu. Sadece vaziyet şu kararı icap ettirdi diyor ve aynı zamanda tatbik ediyordum. Düşmanın beş misli faik kuvveti karşısında arkadaşım Mehmet Nuri Bey’in fırkası katiyyen mağlup olmadan ve bilakis pek şanlı muharebat yaparak, adeta bir manevra meydanında talim ettiriyor gibi, 3 gün birinci ilk bulunduğu mevzide muharebe ettirdikten sonra, Tarkos hattına ve oradan da bir gece manevrasıyla daha geriye ikinci bir hatta çektim.

Düşman bizi mağlup ettiğine kani oldu, daha ziyade takip etmedi. Karşımda dağınık üç grup halinde tertibat aldı. On gün sonra Bitlis cephesinde de beraber olmak üzere burada icra ettiğim taarruzla düşmanı mağlup ve perişan ederek Muş’u zaptettim. Aynı günde Bitlis’i de zaptetmiştim.

Benim için böyle bir misal göstermek lazımdı. Çünkü aksi takdirde yaptığım ricatın iddia ettiğim derece-i ehemmiyeti anlaşılamayacaktı.

Cesaret hakkında daha görüşülüyordu. Dedim -Malum-i âlileridir, kitaplarda, bir yerde gayet cesur olan asker, diğer bir yerde ürkek ve bilakis bir yerde ürkeklik göstermiş bir kıta-i askeriyenin diğer bir yerde cesur olabileceğini okudum. Ben daima tabiat-ı askeriye, ahval-i ruhiye ve maneviyeye çok dikkat ederim. Hakikaten bu hali birçok defalar ben de gördüm. Bunun muhtelif avamil ve vesaiki olabiliyor. Kumandanların hal ve şanı ve kuvvet-i kalp ve itimad-ı nefse derece-i malikileri pek büyük ehemmiyeti haizdir.

Arıburnu’nda, Mahmut efendi namında Şamlı veya Halepli bir tabur kumandanı vardı. Bu benim kumanda etmiş olduğum 19’ncu fırkanın bir alayında bulunduğu için zaif’ül-kalp olduğunu hissetmiştim. Bu zat, bir gün, ilk Arıburnu’nun kanlı muharebatı hengâmda, doğrudan doğruya bana gösterdiği bir raporunda taburu yerinde tutmak mümkün değildir. Bunun yerine şayan-ı itimat diğer bir tabur göndermezseniz felaket muhakkaktır. Derhal mümaileyhi karargâhıma celbettim. -”Mahmut Efendi! dedim. Senin taburunu tanırım gayet kıymetli ve kahraman bir taburdur. Korkan sensin ve bütün maiyetinin senin gibi korkuyor, tevehhüm ederek kaçacaklarını kabul ediyorsunuz. Binaenaleyh düşmanın taarruzunda iddia ettiğin felaket olursa taburunun cesaretsizliğinden değil, senin cebanetinden vuku bulabileceğini şimdiden kabul ediyorum. …Taburunuz bulunduğu mevkiden kıpırdamayacaktır!..”

O günün gecesi düşman filhakika faik kuvvetlerle 3 defa bu tabura taarruz etti. Siperlere kadar geldi. Kısmen siperlere girdi. Her defasında ateşle ve süngü ile Mahmud Efendi düşmanı attı. Ve sonra bana muvaffakiyetini büyük memnuniyetle mali bir raporuyla yazmıştı. Raporunda Mahmud Efendi’nin adeta mağrur cesaretli bir kumandan olduğu hissediliyor. Bu zat sonra iyi kumandanlık etti. Alay kumandanı oldu…

Anafartalar Grubu Kumandanlığı’nın nasıl ve ne vaziyette uhdeme tevdi olunduğunu hikâye ettim. Liman Paşa, Esat Paşa, Enver Paşa ile bazı vaziyetlerimizi söyledim.

Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden Vonstep’leri seyre pek müsaitti.

– Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim.

Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti…

– Bu hayatın bizde teessüsü ne kadar müşkül…

Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde arzu edilen inkılabı bir anda bir ”Coup” ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı, efkâr-ı ulemayı yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi tetkik ve hürriyeti tezevvuk için sarf-ı hayat ve evkat ettikten sonra, avam mertebesine ineyim. Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. Mamafih bu meselede şayan-ı tetkik bazı noktalar var. Bunları iyice takarrür ettirmeden işe başlamak hata olur.

Ben henüz mücerret bulunan bir adamım. Benimle, bir müteehhilin bu babtaki tarz-ı muhakematı arasında fark olabilir. Fakat bu hususta tamamen bitaraf olmak ve hissiyat-ı basiteden tecerrüd etmek lazımdır. Şimdi, şunu, demek istiyorum. Ahlak, her zümre-i ictimaiyenin telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor gibidir. Mesela bizde, iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyudata tabidir. Bir Avrupalı bu kuyudu tanımıyor… Onlar bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi…

Binaenaleyh iki felsefeden birini tercih etmek lazım geliyor. Hal-i asli-i tabiiye avdet fakat daha süslü, daha insani erkek ve kadın tamamen hür ve müstakil ve madam -ül- hayat hiçbir muayyen rabıtaya tabi olmayacak… Fakat idame-i beşeriyet, temin-i refah-ı cemiyet, muhafaza-i intizam-ı umumiyet için kanunlar, kaideler olacak, bunlara riayet edilecek.

Veyahut kemale gelen her erkek ve her kadın kendine her nokta-i nazardan küfüv olan bir eş buluncaya kadar, muhafaza-i nezahet edecek ve bulduktan sonra teşekkül edecek çift bir ocak vücuda getirecek… Tarafeynden biri ölünceye kadar, veyahut şimdiye kadar mer’i kavaid ve kavanin-i şeriyenin mesağ gördüğü esbab tahtında ittifak edinceye kadar erkek karısına, kadın yalnız kocasına manen, fikren, maddeten hasr-ı mevcudiyet edecek…

Zevceynde, harice taşmak istidadında olan hissiyat ve temayülatı boğmak için tedbir alalım:

İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından başka erkekle katiyen temasa gelmemeleri ve hayat-ı hariciyeye malik olmamaları bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü, zemin-i medeniyette bir mania icat etmek müşkül… Vakıa onları ciddi ve sürekli mesai içinde bulundurmak suretiyle meşgul etmek varid-i hatır olur. Pek güzel, o kadar ciddi ve yorucu meşagilden sonra, son asır terakki ve medeniyetin şuaatiyle ve dimağı tenevvür etmiş bir erkek, işinden doğru evine gelip, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesayii iktisab edebilir mi? …Biraz hava, biraz musiki, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi?.. Bu icabat-ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telafi etmek lazım gelmeyecek mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan, kadın sözünden, kadın refakatinden mahrum bulunmak bir noksandır, bu behemehal tatmin olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır. … Ruh ihtiyacıdır ve mühim olan budur. Sonra, bu derece sıkı şeraite tabi yaşayacak kadınlarımızın hayat hakkında, medeniyet hakkında, hürriyet hakkındaki fikirleri, ihtisasları ne olabilecektir?

Hatıra gelir ki, biz kadınlarımıza çocukluklarından itibaren evleninceye kadar mekatib-i âliyede tahsil-i ulum ve fünun elsine ettiriz. Evlendikten sonra bütün bu servet-i malumatiyle kocasını, ocağını tezyin ve tesrir edeceğini de öğretiriz. Fakat evleneceği seneye kadar, bu tahmil edilen mükemmel tahsili nerede vereceksiniz. … Mekteplerde mi? Bir defa terbiye ve tahsil valde kucağında başlar, saniyen, erkekler de böyledir, mektepten insan mükemmel bir model olarak çıkmaz, hayata, medeniyete ve her şeye ait hakiki ve mütemerkiz terbiye ve kanaat ve ictihatlar mektepten ve hayat-ı umumiyeye bizzat ve bilfiil iştirakten sonra ve insanları, memleketleri işleri bittemas tetkik ve tetebbü ederek iktisap olunur ve mektep tahsil-i terbiyesi, görgüsü erkek olsun, kadın olsun insana hayat-ı umumiye-i müşterekede ilk adımı atmak için bile ekseriya gayr-ı kâfidir. Erkek gibi kadın da, kadınlığını, kadınlığın mevkiini, ehemmiyet-i hayat-ı hakikiye ve müştereke içinde birçok hatalardan, sevaplardan sonra takdir edecek ve muvazenesini bulabilecektir. Mesele bu nokta-i nazardan tetkik edilirse ve sonra bir erkek ilk sinn-i şebab ve devre-i hararetinden bil’itibar, hayatının her devresinde, ömrünün her anında irtikab ettiği ve etmek istidadında bulunduğu -mer’i kavait-i ahlakiyyeye menafi- harekâtın, mantıkın haricine çıkmamak şartıyla, onu sahib-i fazilet ve ciddiyet bir adam olmaktan menetmediği ve bilakis bu harekâtın hayatta tecrübe telakki edildiği ve ancak böyle bir adam, kadını tanımak, bir kadını mesut etmek, bir kadınla mesut olmak yollarını en iyi bilebileceği nazar-ı dikkate alınırsa, aynı tecarübü geçirmemiş bir kadının kocasına edeceği muameleyi, onun bütün ruhi, hissi, maddi ihtiyacını bihakkın tatmin edeceği nasıl mümkün ve kabul görülür.

Ecdadımızın, Osmanlı dilaverlerinin izdivac usulü mağrur erkeklerin tercih edeceği bir tarzdır. Bir Osmanlı için, o da her emir ve işaretine amade yalnız kendine hasr-ı vücut etmiş veya etmeye mecbur kalmış bir veya daha ziyade kadın vardır. Koca yiğit, bunlarla ancak zamanında meşgul olur. Sonra atı vardır, silahları vardır. At ve silah ile icra ettiği askerlik sanat ve muzafferiyet ve ganaimi kendince eğlendirmeye kâfidir.

…………….

Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.

…………….

Velhasıl netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım… Açılsınlar onların dimağlarını ciddi ulûm ve fünûn ile tezyin edelim. İffeti, fenni sıhhi surette izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede ehemmiyet verelim. Sonra şahsi irtibata gelince, tabiat ve ahlakımıza muvafık karı arayalım ve onunla şurût-i izdivaciyemizi açık ve kati kararlaştıralım. Ona, riayette kusur edince, onun icabatını yapalım. Kadın da böyle hareket etsin!..

***

7 Temmuz 1918 Pazar

Bugün öğlen yemeğini restoran pup’ta Cemal ve Hüsnü Beylerle beraber yedikten sonra, alaturka birer kahve içmek için benim apartmanıma geldik. Kahveler içilirken, ben kendilerine bu hatırat defterimi okudum.

6 Temmuz hatıratının sonundaki kadın meselesine dair olan satırlardan sonra, Cemal Bey

– Sonra, dedi! Onlar bir şey söylediler mi?

– Şayan-ı kayıt başka bir fikir mevzuubahis olmadı, dedim. Mahaza, benim bu yazılarımdan istihrac olunan fikir de, belki, biraz elastikidir. Meseleyi radical bir surette halletmiyor ve ben bunun başka türlü ifadesini araştırmak istemiyorum.

Cemal Bey, icraat hususunda efkâr-ı avama riayetin her vakit caiz ve lazım olmadığını teyid için Adana’da polis müdüriyeti esnasındaki bazı icraatını söyledi. Ben de aynı noktaya temas eden bazı işlerden, Diyarbakır’dan bahsettim.

……………

Şimdiye kadar akşam taamları için Imperial’e gittikçe ya asker elbisesi ile bulunuyor veya ceket atay yahut siyah renkli bir sivil elbise giyiyordum. Halbuki mezkûr sakinlerinin büyük tuvaletleri, erkeklerinin smokinli bulunmaları bana da sivil gittiğim zaman smokinimi giymeyi tercih ettirdi.

Bu gece taamdan sonra salonda Emin Bey ve refikası Hanım, Cemal Paşa’nın biraderi Kemal Bey ve Seyfi Bey’in refikası Mebruke Hanım ile bir müddet görüşüldü. Son zamanda Madam Cemal Paşa da bizim masaya gelmişti. Hüseyin Cahit Bey, Madam Cemal Paşa’nın bulunduğu diğer salonda onunla beraber bulunuyorlardı. Hüseyin Cahit Bey’le her tesadüfümde selamlaşıyor ve birkaç kelime görüşüyoruz. Fakat herhalde aramızda eski ve sıkı bir muarrefenin mevcud olmadığını Emin Bey fark etmiş ve bana daha dineden (yemekten) evvel Hüseyin Cahit Bey’le tanışmıyorsunuz galiba demişti. Ben de o kadar değil, mamafih kendisiyle tanışmak benim için faidelidir. Kendisi herhalde memleketimizin güzide şahıslarından biridir. Mukabelesinde bulunmuştum.

Hüseyin Cahit Bey’in Altın Kalemi

İlan-ı hürriyeti müteakibdi. Bir gece, askeri kulüpte fevkalade bir ictima vuku bulacağını akşam üzeri işitmiştim. Halbuki, ben askeri kulübün heyet-i idaresi azasından bulunduğum için benimle beraber heyet-i idareyi teşkil eden Kerim Bey (Elyevm Kolordu Kumandanı Kerim Paşa) ve Cemil Bey (Erkân-ı harp, Birinci Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi) ve Ali Şevket Bey’in (Elyevm Arnavutluk zabiti, binbaşı, kendisini Viyana’da gördüm. Avusturya ordusuna merbut ve mezkûr ordunun üniformasını taşıyor). Malumatımız olmadan böyle bir ictimaın vuku bulmaması lazım gelirdi. Kulübün nizamnamesi icabatı böyle idi. Şundan, bundan istizah-ı keyfiyet ettim, buna karar ve emir verenin doğrudan doğruya ordu kumandanı Hadi Paşa olduğunu ve Erkân-ı Harbiye Reisi Ali Paşa’nın bizzat iştigal eylediğini anladım.

Akşam zamanı-ı muayyeninde, ben de, içtima salonuna girdim. Salon büyük, küçük rütbeli zabitan ve kumandanlarla tamamen dolu idi.

Bazı zabitler, yekdiğerini müteakip nutuk veriyorlar, herkes alkışlıyor. Söylenen sözlere dikkat ettim, Ali Paşa’ya sordum, içtimaı ve alkışlanan sözlerin medlulünü anladım. Muharrir meşhur Hüseyin Cahit Bey’in altın kalemi…

O günlerde Yunan gazetelerinden biri yazdığı bir makalede Osmanlı ordusu hakkında hakaretamiz kelimeler kullanmış… Hiç kimse buna karşı ses çıkarmamış, yalnız Hüseyin Cahit Bey Osmanlı ordusuna tevcih edilen bu hakareti kalemiyle reddetmiş, bu hareket zabitanın takdirine mazhar olmuş, kumandan nezdinde teşebbüste bulunmuşlar, Cahit Bey’e Selanik’teki zabitan namına bir hediye takdimi düşünülmüş, bunu kararlaştırmak ve tedariki için zabitandan icap edecek parayı toplamak için işbu içtima vukubulmuştu…

Şimdi Tahsin Efendi’nin, gayet hararetli ve mutantan bir nutku alkışlanıyordu. Tahsin Efendi benim sınıf arkadaşım idi. Yüzbaşı iken istifa etmiş veya tekaüd edilmiş ve Selanik’te Silah gazetesini çıkarıyordu. Bu gazete okuyanlarca malum olduğu üzere mahalle kahvehaneleri müdavimlerini galeyana getiren mahiyette manalı manasız sözler, fikirlerle mali idi… Tahsin Efendi, (Silahcı Tahsin) lakabını almıştı. Bu suret talakkub, iki muhtelif nevi talakkubdan neşet etmişti. Bazıları Silah gazetesinin adeta atıp tutmalar naşiri olmasından istihza makamında ve diğer bazıları… Avam, bu gazeteyi mahalle kahvesinde biri yüksek sesle okuyup diğerleri dinlediği zaman adeta ateşlendikleri ve Tahsin’in palikaryalara veya Moskoflara savurduğu ağırca küfürlerin düşmanların ciğergâhına bir tüfek, bir silah mermisi gibi tesir etmekte olduğundan asla şüphe etmedikleri için makamı takdir ve teşcide bu (babayiğit)’e (silahcı) demişlerdi. Bunun şahsını, ahlakını, kuvvet-i ruhunu tanımayanlar yazılarını okudukları zaman kendisini hakikaten sevdayı milliye ve aşkı vatanla kalbi yanan ve ateşin sevkiyle millet ve vatanı için ölümler arayan bir kahraman zannedebilirlerdi. Erbab-ı izan için cehalet ve şarlatanlığı takdir etmek bittabi müşkül değildi… Fakat köylerde, kasabalarda, hatta büyük şehirlerde avam için Tahsin, milliyet ve vatanperverliğin bir sembolü idi. Bence de zavallı garip bir tip (type) idi.

Biçarenin akıbeti pek feci olmuştur. 1913’te Sofya’da ataşemiliter bulunduğum sırada, bir gün Silahcı Tahsin’in, sırtında alelacaip bir sivil elbise, ayaklarında ihtimal zabitlik zamanından kalmış bir çizme olduğu halde sefarethanenin önünde gördüm.

– Hayır ola, Tahsin Bey, dedim. Burada ne arıyorsunuz, ne vakit geldin?

– Dün geldim, dedi. Sizi arıyordum. Görüşmek istiyorum.

– Buyurun, dedim. Ben sefarethaneye girmek üzere gelmiş iken sarf-ı nazar ettim. Tahsin Bey’le beraber kendi ikametgâhıma gittik. Ben Sofya’da Boulouvard Ferdinand’da bütün Sofya arabalarınca Numiero Trissisedim denmekle tanınan güzel bir evde ikamet ediyordum…

Enver Paşa, teşkilat-ı mahsusa namı altında bir teşkilat vücuda getirmiştir. Bunun gayesi Memalik-i Osmaniye haricinde Makedonya’da, Kafkasya’da, Mısır’da, Afrika’da, Acemistan’da, Türkistan’da, hülasa Osmanlı Amal-i Milliyesinin küşayiş bulabileceği her yerde mekasıd-ı hususiye takip etmek…

Bağdad’da, İngilizlerle muharebede mağlup olduğu için müteessir olup, intihar eden Süleyman Askeri Bey bu hususta Enver Paşa’nın en ileri muavinlerinden bulunuyordu. Bu teşkilat-ı mahsusanın en faal şubesi Makedonya ile iştigal edeni idi. Bir aralık İstanbul’da, Bulgar komite rüesasından bazıları ile yapılan müzakerat neticesinde bir (Makedonya) Komitesi teşkiline ve müştereken çalışmaya karar vermişler… Süleyman Askeri, bu maksat için Sofya’da, adeta bir murahhas olarak sık sık isbat-ı vücut ediyordu. Süleyman Askeri Beyin Basra Valiliği ve kumandanlığına tayininden sonra, benim arkadaşım olan ve Solak İbrahim denmekle arkadaşları arasında maruf olan bir zat hemen aynı vazifenin ifası için Sofya’ya gelmişti.

İstanbul’da, her kahramanım diyeni komiteye ithal ve Makedonya’ya geçmek üzere Sofya’ya izam ediyorlardı. Silahcı Tahsin Bey de bu meyanda gelmişti. Bu zavallı her işi Silah gazetesinde avama aşk ve galeyana ve fakat hareketsiz bir takdire sevkeden makaleleri yazmak gibi bir vazife ifa edeceğini tahayyül ederek Sofya’ya kadar gelmiş. Burada Makedonya’ya geçmek, dağlarda eşkıyalık etmek, silahı gazetesinin serlevhasından eline almak ve kullanmak lazım geleceğini anlayınca, Tahsin yapamayacağı bir işe sevkedilmiş ve İstanbul’da sefalet ve ıstırabını şurada, burada söylemekten mütevellid mahzurun refi ve defi maksadıyla İstanbul’dan biliğfal çıkarılmış olduğunu anlar… Şimdi ne yapayım, dedi.

– Arkadaşlarınla beraber gideceksin, ayağına çarığı geçirecek ve eline mavzeri alacak siyasi maksadınız ne ise onu istihsal edinceye kadar çalışacaksın, dedim.

– Ben, evvela siyasi maksadın ne olduğunu anlamadım. Kimse bana bir şey anlatmadı. Ben böyle körü körüne dağlarda dolaşamam, İstanbul’a döneceğim, dedi.

– İstanbul’a dönemezsin, dedim.

– Niçin! Dedi.

O zaman intisap ettiği komitenin bir nizamnamesi olup olmadığını ve bunu okuyup okumadığını sordum. Hemen cebinden bir nüsha çıkardı.

– Bu mu? dedi.

– Evet! dedim, bunu okuyunuz, ben de bu vesile ile ıttıla etmiş oldum.

Tahsin Bey birinci maddeden başlayarak yüksek sesle okumaya başladı. Bilmem kaçıncı madde idi, biraz daha dikkatli ve bir defa daha okumasını söyledim. Öyle yaptı, fakat benim istihrac ettiğim manaya o intikal edemedi. Tekrar okuması ve anlaması için anlayamadım. Bir daha! dedim…

Bu madde komiteye dahil olanlar, sözlerinden hulf ederlerse hakkında tatbik olunacak cezaya ait idi ve Tahsin Bey’in bu meseleye nazarı dikkatini celbettim.

– Ne demek dedi. Bunun bana ne nispeti olabilir. Bana yemin de ettirmediler. Ben İstanbul’a gitmekle yeminimden hulf etmiş olmayacağım ki.

Tahsin vaziyeti benim ihata ettiğim derecede kavrayamıyordu. Halbuki Tahsin İstanbul’a giderse, komite tarafından idam edileceğine hüküm veriyordum. Çünkü yeni teşekkül etmiş olan bu komite teşkilatında ciddiyet ve nizamnamenin meriyetinde şiddet iltizam etmek isteyecektir.

Bunu bilakis irae için Tahsin’den hafif bir av olamazdı. Fakat ben daha fazla izahat vermek, mütalaat ve tenviratta bulunmaktan ictinab ettim. Çünkü Tahsin’in yaygaracı olduğunu biliyordum. Bu maddeye bir defa daha ve ciddi olarak nazarı dikkatini celbettikten sonra ihtiyar-ı sükût ettim.

– Ben, dedi, behemehal İstanbul’a gidip bu zevat ile anlaşacağım. Fakat hiç param yoktur. Rica ederim, bana yalnız yol parası veriniz.

Eski mektep arkadaşıma bu kadar cüzi bir para iare etmek benim için pek tabii ve ehemmiyetsiz idi. Fakat evvela seyahatini teshil etmemek ve saniyen benim muavenetimle İstanbul’a avdet ettiğinin şüyuuna mahal vermemek için

– Peki istediğiniz kadar para vereyim, fakat İstanbul’a gitmek için değil… Ve zaten yanımda para yoktur. Sefaretteki kasada muhafaza ediyorum dedim.

– Merak etmeyiniz, ben İstanbul’a yalnız vaziyeti daha iyi anlamak ve yine avdet etmek üzere gideceğim dedi.

O esnada Sobranya’da mebus arkadaşım İsmail Hakkı Bey geldi. Tahsin’in de arkadaşı idi.

İsmail Bey’den istiare edebilirsin dedim. Ve o suretle para meselesi halledildi. Zannediyorum bir gün sonra idi, Talat Paşa (o zaman bey) Sofya’ya gelmişti. Tahsin sefarette herkesin muvacehesinde müşarünileyhin yanına geldi ve yüksek sesle kendinden ve vaziyetten ve mantıksızlıktan bahsetti. Talat Paşa mumaileyhi daha fazla söyletmemek için salona aldı, yalnız görüştüler… Kendisine İstanbul’a dönmeyip, kendisi oraya gittikten ve icap edenlerle görüştükten sonra, Fethi Bey vasıtasıyla vereceği telgrafın mefadına göre hareket eylemesini söyler.

Talat Paşa’nın avdetinden sonra da Tahsin birkaç gün daha bekler. Nihayet hiçbir işar vuku bulmamış olduğundan İstanbul’a hareket eder.

Beş on gün sonra İstanbul gazetelerinde bir vaka-i müessife okuyorum.

Silahcı Tahsin Bey’in biruh olarak cesedi bir çuval içinde mezarlıkta bulunmuştur. Merhumun Allah taksiratını affetsin…!

Gelelim Cahit Bey’in altın kalemine: Bu zavallı Tahsin alkışlanan jestlerinin, bazılarına pek müessir gelen tarz-ı beyanının bütün kuvvet ve belagatiyle diyordu ki:

Ordu, bütün bu koca kahraman Osmanlı ordusu, bütün bu Viyana surlarına kırmızı sancaklar diken celadetli ecdadımızın hayr-ül halefleri Yunan palikaryalarının kahkaha-i istihzası karşısında muhakkar olmuştu. Bir adi Atina paçavrası dün, bizi, arslan Osmanlı zabitlerini tezyif eden, tahkir eden sütunlarıyla Atina sokaklarında, Pire Rıhtımı’nda ta Girid’imizin, Venizelos hempalarının pençe-i kahrında kalan Hanya’sında, burada bu menba-ı hürriyet olan mukaddes Türk memleketi Selanik’imizin Hürriyet Meydanı’nda kucak kucak tevzi olunuyordu. Kimse, evet kimse, ordunun nasıye-i haysiyetine atılan bu çamur, bu gılzet parçasını görmek bile istemedi. İşte Hüseyin Cahit Bey, o muhterem muharririmiz, o büyük vatanperverimiz bunu derhal gördü mütehassis, mütessir oldu, kalemine sarıldı ve alçak palikaryalara cevap verdi. Ordunun şan ve haysiyetini müdafaa etti. Ona elbette altından bir kalem lazımdır! Bunu da ordu takdim edecektir.”

Bilaistisna hazirûn bu hareretli sözleri dinliyordu.

Ben, ordu kumandanı, Erkân-ı Harbiye Reisi vesair ordu ricalinin huzurunda, Yüzbaşı Tahsin Efendi’nin veyahut Silahcı Tahsin Bey’in askeri kulübünün harb oyununa, sanata ait konferans azasına tahsis olan salonda bu hatipliğinden memnun olmadım. Bunu inzibat-ı askeriye, terbiye-i askeriyeye münafi buluyordum ve bir taraftan böyle bir ictimaa ve bu tarz-ı harekete müsaade etmek aczinde kalan ordu kumandanına kızıyordum.

Tahsin Bey’e cevap vermek üzere ayağa kalktım: ”Tahsin Efendi, dedim! Yunan gazetelerinde ordumuza tevcih edilmek istenilen hakaretin ne olduğunu henüz bilmediğimi itiraf ederim. Hazirûn meyanında, benim gibi bu hususta henüz gafil kalmış zevatın bulunduğu muhtemel olmamakla beraber, evvela bir defa bu cihetin tenvirini sizden rica ederim!” Halbuki Tahsin Bey’in bu hususta esaslı bir malumatı yokmuş, başka kimse de sesini çıkarmadı.

Ben devam ettim: ”Eğer bir Yunan gazetesi filhakika Osmanlı ordusunu tahkir etmiş ise, bunu, Hüseyin Cahit Bey’in bir makaleyle cevap vermesi kapatamaz. Meseleyi daha ciddi halletmek lazım gelir. İhtimal ki, hükümetimizin bu hususta usul-i dairesinde teşebbüs etmesi lazımdır. Bundan fazla olarak tamamen ordunun teessür ve galeyanını göstermek için ise, bence Cahit Bey’in makalesinini hiçbir hükm-i tesiri yoktur. Fevkaladelik şöyle olur, mesela zat-ı aliniz gibi kahraman bir ordu mensubu, kalkar, Atina’ya gider ve kendi nam ve hesabına ve fakat Osmanlı ordusunun hakaret kabul etmez bir cüzü sıfatıyla o tahkiramiz makaleyi yazan muharriri ve neşreden gazete müdürünü, hülasa bu hakareti tevcihde amil olanı veya olanları ya düelloya davet eder veyahut bunu kabul ettiremeyeceğini anlarsa, doğrudan doğruya tepeler ve kendisini teslim ederek, Osmanlı ordusunun şeref ve haysiyeti uğrunda her türlü avakibe razı olur. Bence Hüseyin Cahit Bey’e en çok üçüncü ordu namına teşekkürü mutazammın bir telgrafname keşide etmek ve hareket-i vakıasının mucib olduğu bu hararetli ictima vasfında ordu zabitanının hissiyat-ı takdirkâranesini bildirmek kâfidir.” Mamafih altın kalem için para toplamaktan sarf-ı nazar etmediler. Ancak netice olarak fi’ilen tatbik edilen bir telgrafname keşidesi oldu zannederim.

Mebruke Hanım’ın İctihadı

Seyfi Beyin refikası Mebruke Hanım diyor ki, -Bütün genç kızlarımız biraz fazla tahsil ve terbiye gördükten sonra validelerini beğenmiyorlar. Onları adi görüyorlar. Ben buna çok kızarım. Bence valideler, kızlarını kendi seviyelerinden fazlaya çıkacak mertebede tahsile devam ettirmemelidirler. Varsınlar cahil kalsınlar…

– Dedim ki, Hanımefendi! Bu pek tabiidir. Yüksek seviyede olan, kendi seviyesinden irfanen dûn olanı beğenmez. Fakat bu hal haddizatında şayan-ı takdir ve teşvik görülmek lazım gelmez mi? Her yeni yetişen kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse, o zaman, ancak o zaman ensal-i atiye yekdiğerinden kademe kademe yüksek seviyede bir silsile-i aliye vücuda getirebilir ki, terakki-i beşerin gayesi de budur. Onun için genç kızlarımızı ve genç erkeklerimizi fikren, ilmen maziye bağlı bırakmak, muayyen bir geri hududunun ilerisine geçmesine mümanaat fikrini tercih etmeyelim ve nazar-ı dikkat ve infialinizi mucip olan bunlar yalnız bizde değil, her millette böyledir. Marcel Prévaurt’un bir kitabından hatırımda kaldı. Muharririn acemi rolü oynadığı bir genç kadına yazdığı ilk mektupta diyor ki, teehhül etmeden evvel, henüz bir genç kız iken, gördüğün tahsil ve terbiye ve iktisap ettiğin seviye-i fikriyeye nazaran artık ebeveyninin sana nasihat ve irae-i tarik edecek seviye-i irfandan dûn olduklarını nazar-ı dikkate alarak benden, bu maksadı temin edecek mektuplar taleb etmiştin. Bu noktayı zikrettikten sonra muharrir mektubuna devam ederek diyor ki, evlendikten sonra artık refik-i hayatının, sana her nokta-i nazardan bir meşale olabileceği mülahazasiyle amcanın mektuplarından istigna ettin. Fakat bu yeni hayatın ilk safhasını yaşadıktan sonra amcana müracaat etmiş olursun. Marcel Prévaurt’nun bu tarzdaki mütalaasından zevcinin de, bu kadını tatmin edemediği anlaşılıyor.

Zemini latifeye çevirmiş olmak için tebdil-i kelam ettim, dedim ki, benim de en çok müteessir olduğum memleketimizde tahsil görmez, yetişen hanım kızlarımız, bizi beğenmiyorlar. Hatta işittiğime göre son zamanlarda, zahiren tebdil-i din eden Alman zabitlerine varanlar da varmış. Vakıa bu da tabii görülmek lazım. Ben de genç iken mutlaka, Avrupalı bir kızla izdivac edeceğim diyordum. Bizim kızlarımız hatırıma bile gelmiyordu. Onları, tahsil ve terbiyeleri ve itiyad-i ictimaiyeleri itibariyle gayr-ı kabil-i refakat bulurdum. Fakat izdivacta hüsn-i imtizacın kabil-i teessüs ve devam olabilmesi için mevcut olması lazım gelen şartlar tetkik ve tefehhüm edildikten sonra, dini, milliyeti, hüsn-i muhiti terbiyesi, ahlakı, adatı muhtelif iki insanın ittihadlarındaki garabet kadar nazar-ı calib bir şey olmadığı suhuletle anlaşılıyor.

Bu münasabetle, arkadaşım doktor Rasim Ferit Bey mevzuubahis oldu. Doktorun refikası bir Fransızdır. Muharebe münasebetiyle, vaz-ı haml etmek üzere gittiği Paris’te bulunuyor. Vakıa madam Rasim Bey, pek halûk, gayet kıymetli bir kadındır. Fevkalade de güzeldir. Kocasını da çok sever, Rasim Ferit de onun için ağlar… Mebruke Hanım da doktoru tanıyor ve refikası için ağladığını biliyormuş. Birçok sitayişte bulunduk. Hayat-ı izdivaciyeden ve bilhassa Mebruke Hanım’ın amcası ve benim de Sofya arkadaşım olan Cevdet Bey’den, onun sosyete âlemindeki maharetlerinden bahsettiğimiz sırada Madam Cemal Paşa da bizim yanımıza gelmişlerdi. Söze iştirak ile dedi ki:

– Cevdet Bey, Sofya’yı altüst etmiş fakat zavallı refikası ne kadar üzüntü çekiyordu.

– Fakat, dedim, Cevdet Bey’in refikasına pek ziyade muhabbeti var.

– Madam Cemal Paşa muhabbeti yok dedi, hürmet ediyor.

– Hayır dedim, hürmet de ediyor, muhabbeti de var.

– Hayır, hayır dedi.

O zaman yine M. Prévaurt’un yazılarından bir cümle hatırıma geldi, söyledim.

– Le mariage est une chose, I’amour est une autre chose, (Evlenme bir şeydir, aşk başka bir şeydir). Bununla demek istiyordum ki, aşk ve garam yoktur demek istiyorsunuz. Halbuki izdivaçta bunun vücudu mutlak değildir.

Bunun üzerine, Madam Cemal Paşa dedi ki;

– Paşa, ben seni evlendirmeyeceğim.

– Ben de zaten bu husustaki tereddütlerimi halletmeden evlenmek niyetinde değilim. Zaten daha şimdi hanımefendi -Mebruke Hanım- 31 yaşında bir ihtiyardan bahsediyordu. Ben de 36, 37 olduğumdan evlenecek zamanım geçmiş demektir.

Yatağımda uyku daveti

Yatağa girdikten sonra uyku getirsin diye tabl de nui üzerinde küçük elektrik lambasının hafif ziyasının yardımıyla kitap okuyorum…

Yüksek tahsil görmüş, cihanı kendine dar gören genç bir kız, bir mektepte felsefe muallimi olan amcasından ”socialisme” hakkında istizahatta bulunuyor. Muallim, genç kızı kütüphanesine götürür, İngilizce ve Almanca bilip bilmediğini soruyor, müspet cevap aldıktan sonra, ona buna dair 10, 15, 20 ve hatta daha ziyade cilt kitap verebilecekti. Fakat, kitap intihabı hususunda müşkilata düçar oluyor. En nihayet profesörün parmakları bir kitabın üzerinde duruyor -İşte diyor, bütün budalalıkların meb’dei budur.

İhtiyar bu ifadesini şöyle tashih ediyor:

– Bu müteaddit budalalıkların başlangıcıdır. Çünkü sivil hamakat bir men’badan cereyan etmez. Genç yaklaşıyor ve şunu okuyor: Karl Marx. ”Le capital” ve amcasına

– Bunu bana ariyeten verir misiniz? diyor.

– Hayır, hayır… Biraz sonra ihtiyar şöyle diyor: Socialisme en budalaca bir fikirdir.

Individüalisme de böyledir. Çünkü evvela socialisme optimiste’dir. İşte onun (87) safvet-i asliyesi burada! Socialisme zannediyor ki, bir gün dünyada her şeyi en iyi bir surette tanzim edecektir. Ben, ziyade öğrenmek isterdim, socialisme bu ümidi nereden alıyor. Eğer bu dünyada herhangi bir hususun ıslahına işaret gibi, fakat nazar-ı dikkate alınacak bir şey tefrik etsem, bunun herhangi bir devamlı kanun veyahut initiati ve tabi bulunduğunu da ispat etmek icap eder.

Kız bunun üzerine amcasına -O halde siz conservateur’sünüz.

İhtiyar bağırarak – Conservateur mü? Asla! Mütemadi tebeddülata mahkûm olan bu kainatta, bir şeyi muhafaza etmek nasıl mümkün olur? Conservateur’ler o adamlardır ki, nehrin suyunu elleri içinde muhafaza etmek isterler, onların parmaklarında bir parça çamurdan başka bir şey kalmaz.

Genç kız – O halde conservateur değilseniz révolutionnair’siniz dedi.

Profesör

– Hayır, canım!…

– O halde socialiste.

Profesör şu suretle cevap veriyor:

– Conservateur değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir âlemi muhafaza edemem.

Revolutionnaire değilim. Çünkü hoşuma gitmeyen ve zaten yalnız başına tebeddül eden bu âlemde hiçbir şeyi tebdile muktedir değilim. Socialist değilim tebeddülatı vukuundan evvel görmeye muktedir değilim ve socialisme’in ikinci safdilliği de şudur: Bu cüretkâr kendini müessir zanneder. Üçüncü budalalığı socialisme projelerini intizamsızlığa takdim eder ve tesadüfe intizam vereceğini iddia eder. Hiçbir adam olamaz ki, bir tesire malik olsun. Ve bazı kimselerin tesirleri daima tasavvur ettiklerinden başka türlü şekil alır.

Maziye bağlı kimseler vardır. (néant-nan) hava muhafazakârları. İstikbale merbut kimseler vardır: Hava peygamberleri, zaman-ı halde yaşayan tebdil-i şekil etmiş maduniyet kalıyor (Hiç) (89).

Bunun üzerine genç kız diyor ki -Siz hiçbir şeye inanmıyorsunuz! Ha evet, inanıyorsunuz, hiçe! Lakin, hiçe inanmak, katiyen hiçbir şeye inanmamanın aynı değil midir?

İhtiyar, sakinane başını sallıyor ve ”Hayır, hayır” diye mırıldanıyordu. Kız

– Niçin ”hayır, hayır…” diyorsunuz?

İhtiyar, puf! dedi, adem-i emniyet ve kat’iyet içinde!.. Kız

– Bana öyle geliyor ki siz bu adem-i kat’iyet içinde pekâlâ ”evet evet…” dahi diyebileceksiniz…

……

Bugün, ilk Almanca dersi alınmıştır. Birinci Almanca muallimesiyle anlaşamadıktan sonra, ikincisi bulundu. Bu sahib-i vukuf gibi görünüyor.

8 Temmuz 1918 Pazartesi

Her günkü gibi doktorun programı takip olundu. Fazla olarak saat 3’ten sonra da Emin Bey’le beraber bütün tertibat ve devairini gezdik. Saat 5’ten sonra araba ile Kayzerpark’a gittik. Sonra…… Bugün akşam taamını Pupp’da yaptım.

Bugün şâyân-ı zabt ve tetkik, âtîdeki mesail var, fakat vaktim olmadığı için yalnız not etmekle iktifa ediyorum:

1- Cemal Paşa’nın mevkii, takip ettiği tarz-ı hayatı için menba-ı servet.

2- Talat Paşa’nın Cemal Paşa’ya muamele-i bâridânesi! Sebebi ne olabilir?

3- Enver Paşa bana karşı ne politika takip ediyor. Buna karşı ne karar vermeliyim?

4- Yeni padişah ne gibi vaziyetler alabilir?

9 Temmuz 1918 Salı

Ramazan Bayramı’nın birinci günü

İlk defa olarak Karlsbad’ın Furtnu Bad denilen mahallinde banyo yaptım. Saat 10’dan saat 12.30’a kadar muallim ile birlikte büyük bir araba tenezzühü yaptık. Aieh’de bir çini fabrikasını ziyaret ettik. Beraber yemek yedik. Sonra evde uyudum; saat 4’de üzerimde hissettiğim ağırlığın izalesi için bir banyo aldım. Onu müteakip bayram tebrikine gelen Cemal ve Hüsnü Beylerle görüştük!

1- Devlet-i Osmaniye nasıl bir siyâsât takip etmelidir.

2- Türklük mefkûresi.

3- Arabistan, Türkistan hakkında vesair milletler hakkında takip olunacak nokat-i nazar ne olmalıdır?

4- Ricâl-i devletimizin memleket hakkındaki vukufları. (Cavit Bey)

5- Aşârın cibayeti usulleri, emanet, ihale, maktûiyet (Mısırda…)

6- İsmail Hakkı Paşa meselesi.

7- Cemal Paşa meselesi.

10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz Perşembe

Bu iki günün suret-i güzerânını yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana karışmasında ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.

12 Temmuz 1918 Cuma

Sabahleyin saat 9.20’de ancak kalkabildim. Bugün su içmek, hamam almak hususlarında program altüst oldu. Akşam üzeri yalnız yürüyerek birkaç saat tenezzühden sonra Vaisshaupt lokantasında yemek yedim. Eve avdet ederken ev sahibesini ve kızını gördüm. Yarın gece Courfaus’daki Corcert’e davet ettiler. Evde soyundum, çalışacaktım. Bir Fransız madamının bir mösyö ile beraber geldiğini kapıcı haber verdi. Salona kabul ettirdim. Tekrar giyindikten sonra yanlarına çıktım. Bu kadın iki gün evvel Almanca muallimesinin takdim ettiği İsviçreli bir âmâ idi. Fransızca dersi veriyordu. Genç güzel bir kadın, gözleri tatlı bir mavilikte âmâ olduğu fark edilmiyor. Malumatlı. Alman, İngiliz, Fransız milletlerinin ıslahiyat ve terekkiyatı hakkında birçok müdâvele-i efkâr etti. En nihayet kendisinden Fransız lisanında istifade etmek istediğimi söyledim. Haftalığı 100 Krona uzlaştık. Yarın saat 11.30 Haus York’ta Sıblassberg. Bu madamın evine gideecğim. Beni bu âmâ kadından Fransızca ders elmaya sevkeden âmil nedir? Okuyamaz, yazamaz, yazılan şeyi görüp tashih edemez… O halde bu nasıl bir muallime olabilir.

Bu kadın, gayet güzel bir aksanla ve Almanca görüşüyor…

13 Temmuz Cumartesi, 14 Temmuz Pazar günlerindeki yazılar tamamen Fransızca yazılmıştır. Onlardan şu bölümleri Türkçe olarak okuyalım:

13 Temmuz 1918

Sabah saat 8’de uyandım. 20 dakika arayla içmek zorunda olduğum …… suyunun birinci ve ikinci bardağı arasındaki 20 dakikalık zaman içinde Şevki beni tıraş etti, banyomu yaptım. Bütün tuvaletim bittikten sonra büroya geçerek Fransızca bir kitaptan biraz okudum ve Almanca dersini çalıştım. Bugün, kendisinden Fransızca dersi alacağım Madam Heiniche’ye gitmem gerekiyordu. 11.30 ders için kararlaştırılmış zamandı. Tam o saatte orada olmak için evden 11’de çıktım. Ağır bir yürüyüşle, bir çeyrekte Madam Heiniche’nin mağazasına vardım; mağazadan bir çocuk beni evin 3. katında bulunan daireye götürdü.

Çocuk: ”Burası beyefendi” demekle yetinerek giriş kapısının önünde benden ayrıldı.

Madam Heiniche beni dairesinin salonunda bekliyordu. Beni nezaketle kabul ederek pencerenin yanına konmuş olan koltuğa oturmaya davet etti. O da önünde yuvarlık bir masanın bulunduğu divanda yerini aldı. Ben, üç katın merdivenlerini çıkarken yorulduğum için nefes nefese olmaktan kendimi alamıyordum. Görmemesine rağmen soluk almam dikkatini çekmişti: Sayın General, bu zahmetli merdivenler sizi yordu değil mi? Ve aniden konuşma mevzuunu değiştirerek:

– Yanılmıyorsam beyefendi henüz evli değil! Acaba bir Avrupalı kadınla mı yoksa sizin milletinizden bir kadınla mı evlenmek isterdiniz?

– Fark etmez diye cevap verdim.

Hakikatte düşüncem evlenirsem bir Türk kadınını tercih edeceğim yolundaydı. Fakat gücenebileceği uzun bir muhavereye girmemek için evlenme mevzuundaki konuşmayı kesmeyi tercih ettim.

Askerlik hayatım hakkında bana sualler sordu; kendisine askerlik hayatımı kısaca anlattım.

Balzac’ın eseri olan ”la Peau de chagrin”i getirmiştim, telaffuzumu düzeltmesi ve bilmediğim kelimeleri izah etmesi için birkaç sayfa okumak istedim.

O konuşmaya devamı tercih ederken, kendisine bu Fransızca dersinden ne beklediğimi izah ettim.

– Beyefendi düzelteceğiniz hiçbir şey yok, Fransızcayı güzel telaffuz ediyorsunuz ve bilmediğiniz kelimeler için de lugate bakınız, acaba lugatiniz var mı?

– Öyleyse Madam? diye sordum.

Bu soruya kulak vermedi ve devam etti:

Bir saatlik bir konuşmadan sonra Madam Heiniche’den ayrıldım. Ertesi gün, öğleden önce saat 11’de bana gelecekti.

Vaisshaupt’da yemek yedikten sonra Pupp ve Muhlbrün arasında dolaşıyordum.

Pazar 14 Temmuz 1918

Elbogen’e bir gezinti

14 Temmuz 1918 Pazar saat 4.50’de evde Matmazel Brandner’i bekliyordum. Dün Karlsbad’ın güneybatısında 15 kilometre uzaklıkta bulunan ve eski şatosuyla tanınan Elbongen’e otomobille gitmeye karar vermiştik.

Otomobil dün ısmarlanmıştı. Karlsbad şehrinden kalabalığın içinden geçerken saat 5’di. Otomobil Eger Nehri kıyısındaki yolu takip ediyordu. Donitz’i, Tich’i arkamızda bıraktık, Hans Heiling restoranına yaklaşıyorduk, Matmazel Brandner Türk ordusuna alaka duyar gibi görünüyordu. Bana ordularımızın sayısı ve mevcutları hakkında sual sormuştu.

Cevaplarımda yeterince kuvvetli ordularımız bulunduğunu izah ettim.

– Bu beni çok şaşırtıyor! dedi. Türkiye 1911’den beri hiç durmadan harp ediyor. Bir harpten sonra diğeri onu takip etti değil mi? Türk-İtalyan harbi, Balkan harbi ve sonra da 4 yıldır süren bu Umumi Harp. Türkiye’nin her türlü kaynağının, özellikle ordunun hemen hemen tükenmiş olduğu düşünülebilir! Harp sahalarında öldürmek için bu kadar insanı nerede buluyorsunuz?

O zaman kendisine dedim ki:

– Öyleyse bana müsaade edin de size izah edeyim:

Türk-İtalyan harbi sırasında Türkiye kendi kuvvetlerini kullanamadı. Biliyorsunuz ki İtalyanlar harp ilan etmeden bizi yakaladılar. Deniz yolunu kestiler. Osmanlı Afrikası, ordusuz, İtalyan kuşatmasına bırakıldı. İtalyanlar, hiç maniasız, Trablusgarb’ı, Bingazi’yi, Derne’yi ve Akdeniz kıyısı şehirlerini işgal ettiler. Şayet İtalyan silahlı kuvvetleri bir sene boyunca, baştan barışa kadar dövüştülerse onları döven düzenli ordu değildi, hayır matmazel bunlar sadece çöl göçmenlerinin başındaki birkaç Türk kumandanıydı.

Bizzat ben oradaydım ve Cyrénaique Derne kuvvetlerine kumanda ediyordum. Görüyorsunuz ki, Matmazel, bu harpte Türk ordusuna hiç dokunulmamıştır.

Balkan harbi ise Türk ordusunun katıldığı bir harp değildir. Bu bambaşka bir şeydi, bir bozgundu! Fakat Türk ordusunun bozgunu değildi, hayır hiç değil, bu Türkiye’deki eskinin yıkılması, Türk ordusunun başındaki bilgisiz kumanda heyetinin geri çekilmesiydi. Balkan kuvvetleri bu harbin sonuçlarını, o dönemde Türkiye’ye hâkim olan şahısların bilgisizliğine borçludur.

Denilebilir ki bu harb de Türkiye için bir sürprizdi. Ordu birleşebilmek ve bir plana göre toplanabilmek için yeterli zaman bulamamıştı. Öncü birlikleriyle düşman hücumları karşılanmıştı.

Büyük ve hakiki Türk ordusu teşekkül ettirilememişti. Öyle zamanlar olmuştur ki, milleti orduya çağırmak yerine birlikler terhis edilmiştir. Bütün iktidarı ellerinde tutan birkaç şahsın bilgisizliği cesaretle müdafaa edilebilecek kabiliyetteyken ve kabiliyette olan bir orduyu kullanamadan, memleketin en kıymetli kısmını düşmana ikram etti. Bugünkü harp çıkmadan önce, Türkiye’nin yeniden eski durumuna gelmesi için, sadece bir sene bulunduğu bir hakikattir. Böyle kısa bir zamanda büyük bir şey yapılamayacağı aşikârdır. Fakat her şeyden kuvvetli olan zaman, gençliği eskinin yerine geçirmek için, olay olarak, uygun zamanı sağlamıştı.

Genç bir zabit olan Enver, Avrupa Türkiyesi’nin kaybının bir neticesi olan donuk dönemden faydalanarak, Harbiye Nazırı olarak Osmanlı ordusunun başına geçti. Orduya ilk ve en büyük hizmeti, orduyu o eski kumaş parçalarından kurtarması olmuştur.

Aklın eline geçtikten sonra, ordu öylesine çabuk çehresini değiştirdi ki, Çanakkale’de İngilizleri yenerek, Galiçya’da Avusturyalılara yardım ederek, Makedonya ve Romanya’da müttefiki ordularla muzafferane işbirliğinde bulunarak, kıymetini çabucak göstermede gecikmedi.

Kısacası matmazel, eğer Türkler bu umumi harbe girmemiş olsalardı, müttefiklerin lehinde görünen bugünkü askeri durum tam tersini gösterirdi diye iddiada bulunmakta bir mahzur görmüyorum.

Türklerin Çanakkale’deki zaferlerini gördükten sonradır ki, Bulgaristan Türk dostlarıyla beraber harbe girmek lüzumuna inanmıştır.

Eğer Hindenburg Türk ordusunun yardımıyla Galiçya dağlarında ilerleyen Rus hücumlarını geri çevirmeseydi, Hindenburg, Hindenburg olamazdı.

Eğer Kafkasya’da, Mezopotamya’da, Palestin’de nihayet bütün Türkiye hudutlarında, Türk ordusu önündeki Rus, İngiliz ve Fransız kitlelerini tutmamış olsaydı ve eğer Türkiye memleketinin bazı kısımlarını feda etmeseydi, Alman ordusunun bugünkü gibi dayanabilmesine inanılır mıydı? Matmazel, hayır! Bu hakikatın Türklerin büyük bir kısmı tarafından bile bilinmemesi ne kadar esef vericidir!

”15 Pazartesi, 16 Salı, 17 Çarşamba, 18 Perşembe, 19 Cuma, 20 Cumartesi”

6 günlük sergüzeşti günü gününe yazmak müyesser olmadı.

Bugünler zarfında Almanca dersine hitam verildi. Madam Corbétie ile tanıştık. Vermer de beraber olmak üzere ilk gece Imperial’de yemek yedik.

……

Imperial’de Cavit Bey ve Pertev Paşa ile görüştüm. Madam Cemal Paşa’ya bir ziyaret… 20’de Emin Bey gitti. Kâzım Emin Bey ile mülakat.

İstanbul’a gitmek fikri uyandı.

21 Pazar, Temmuz 1918

Sabahleyin saat 8’de uyandım. Bir kadeh su içtim. Evde hamam aldım. Çamur banyosu çok yorgunluk verdiği için, doktorun fikrine müracaat etmeksizin, ondan sarfınazar ettim. Saat 11’e kadar kahvaltı ve tuvaletle vakit geçirdim.

……

Saat 7.30’da Kâzım Emin Bey ve refikasını bekliyorum. Kendilerini bu gece Pupp’da yemeğe davet ettim.

22 Pazartesi 1918

Saat 10’da Berlin garına gittim. Madam Cemal Paşa’yı teşyi’ için.

……

Hanımefendi, Hüseyin Cahit Bey’le birlikte geldi. Hüseyin Cahit Bey pek ciddi ve nevama yabancı bir tavır gösteriyordu. Trenin hazırlanmasına intizar olunduğu sırada müşârünileyh, Almanlar taarruzu berbat ettiler, dedi. – Tabii dedim, Trop de Zel!.. Ben bu taarruzun tevkif olunacağını pekâlâ tahmin ediyordum, fakat ric’ati zannetmiyordum.

Tren geldi. Hanımefendiyi teşyi’den sonra gardan Hüseyin Cahit Bey’le beraber çıktık. Bana buyurun dedi; mükellef bir otomobil bekliyordu. Benim arabam var dedim. Beraber gitmek arzusunu izhar etti. Neferimi araba ile gönderdim. Ben otomobile bindim. Bu otomobil Prens Burhanettin Efendi’nin imiş. Otomobilde şunlar görüşüldü.

Külman, harb-i umuminin vesait-i askeriye ile halli zamanı geçmiştir. Siyaset işe karışmalıdır, dediği için çekilmeye mecbur edildi. Askerler ordunun hall-i mesele edebileceği iddiasını fiilen izhar için, bu son taarruzu yaptılar. Fakat bununla kendi kendilerini nakz etmiş oldular. Bundan sonra taarruzi hareketten ziyade, esbâb-ı müdafaaya ehemmiyet vermek Almanlar için daha mühim görülüyor. Amerika’dan bir milyon askerin iki ay evvel Paris’e muvasalatını ve bir milyonun hall-i nakilde olduğunu ve daha bir milyonun hazırlandığını işitmiştik.

Almanların bu son devredeki parsiyel muvaffakiyetleri bence inisiyatifi muhasımlarına bırakmamış olmalarından neşet ediyordu. Bütün cephede büyük bir fâikiyete malik olmadıkları halde bir küçük kısım üzerinde -ki hasmın bilmediği- pek fâik kuvvet toplamak suretiyle ve seri hareket ederek düşmanı şaşırtıyordu. İnisiyatifin İngiliz ve Fransızların eline geçmesinden korkarım. O zaman mesele berakis olur.

Avusturyalıların bundan sonra birşey yapacaklarını zannetmiyorum, Zaten bu son taarruzu da yapmaları hata idi. İhtimal ki, Almanların zoruyla yapmışlardır.

……

Rusların yeniden canlanmaları ve İngilizlerle beraber olmaları bence ihtimalden baid değildir. Bulgarların da siyaseti cay-i dikkattir.

Avusturya’nın ahval-i dahiliyesi, İttifak partisinin askeri mukavemetini kesredebilecek mahiyet alabilir.

– Rahmi Bey Nâfıa Nezaretini kabul etmemiş.

Filhakika, muharebe münasebetiyle umûr-ı nâfıaya ait bir şey yapmak mümkün değildir.

İhtimal Rahmi Bey bu ciheti düşünerek bu bâbtaki teklifi reddetmiş olur.

– Ben, Rahmi Beyin herhalde, Heyet-i Vükelâya dahil olmasını münasip tasavvur ediyordum.

Gerçi umûr-i nâfıa itibarıyla şimdilik âtiye ait planlar hazırlamaktan başka bir şey yapılamaz.

Fakat Heyet-i Vükelâda bulunmak suretiyle kabinenin memleketin heyet-i umumiyesi üzerindeki hakk-ı nazarı itibarıyla nâfi olabilirdi. O, Canpoladlar gibi zeki ve metin zevat kabineyi keyfi hareketten men ederdi.

İzzet Paşa hazretlerinin seryaver tayinini ben manidar buluyordum. Çünkü müşârünileyh yaver olamazdı. O halde bu nam tahtında adeta Padişah’ın askeri müşaviri, Erkân-ı Harbiye Reisi bir vaziyet almış oluyor. Kendisinin efkârından istifade olunur. Herhalde avantürcülüğü sevenlerden değildir.

Mühlbrun köprüsünde, Hüseyin Cahit Bey otomobilde beni yalnız bıraktı. O, orada refikasını aramak üzere indi. Otomobil beni ikametgâhıma bıraktı.

…..

Bu gece 27 Temmuz Pazar, Viyana’ya avdete karar verdim.

……

27 Temmuz 1918 Cumartesi

Sabah saat 8.30’da istasyona geldim. Trenin zaman-ı hareketinden 1.30 saat evvel. Çünkü, kapıcı henüz bilet almaya, icab eden muameleyi tanzime muvaffak olamamıştı.

Tren tam saat 10’da hareket etti. Yalnız bir kompartımanda bulunuyordum. Büyük bir yorgunluk hissediyordum. Saat bire kadar kitap okudum. Sonra yemek yedim ve yattım, saat 4’e kadar uyudum. Ondan sonra Viyana’ya muvasalata kadar kitap okudum. Saat 8.30’da vasıl olundu. Otel Bristole verilen telgrafta bir otomobil göndermesi bildirilmişti. İstasyonda buna tesadüf etmedik. İki araba tuttum, birine eşyalar ve Şevki, birine de ben bindim ve otele geldik. Otele muvasalatımda otomobilin gönderildiğini söylediler; fakat ben bulamadım ve istifade edemedim…

– Otelin kapısında tesadüf ettiğim, Cemal Paşa’nın biraderi mülâzim Kemal Bey’le çıktık. Benim hiç iştahım yoktu, yalnız romla karışık bir çay içtim ve Kemal Bey gittikten sonra bir hamam alarak yattım.

Fransa inkılâb-ı kebirinin büyük generallerinden:

Desaix, Lecourbe, Moreau, Gauvian-saint Cyr’in tercüme-i halleri idi. Bütün bu muktedir generaller Napolyon’un mucib-i kin ve hasedi olmuşlardı.

Karlsbad’da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve hayatiyemi bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim. Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecekmiyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut bir hatıra ve mecmuam yoktur. Âtîde sükûnetli ve tamamen bîtaraf bir vaziyette ve bir köşede kendi âlemimde yaşamaya muvaffak olursam, ihtimal o zaman hatırat-ı hayatımı yazmak benim için bir meşgale olacaktır, çünkü hayatımın her safhasını bütün teferruatıyla dimağımda mazbut bulundurabiliyorum, yalnız tarih, gün, isim hatırımda kalmıyor, bunları da ihtimal başka bir vasıta ile tanzim ederim.

– Karlsbad’da, ettiğim istifade me’mûl edilen derecede değildir. Rahatsızlıklarımın asârı henüz mevcuttur.

***

Viyana 28 Temmuz 1918 Pazar

Saat 7.30’da uyandım. Üzerimde adeta rahatsızlık derecesinde bir kırgınlık var. Kendimi üşütmüşüm gibi öksürüyorum. Yataktan çıkmadan evvel bir çay istedim. Sakarin getirmişlerdi. Şeker için Şevki’yi uyandırttım.

Çayı içtikten sonra tıraş ve tuvaletle 8.30’a kadar vakit geçti. Ondan sonra salona geçtim. Karlsbad’da geçen günlerimin hatıratını beşinci defterin nihayetlerinde kapadım. Şimdi, Viyana’da geçecek bu birkaç günlük hatırat için yeni bir defter, bu defteri açıyorum. Viyana’da otel Bristol’de geçen dün gece yeni aldığım Fransızca kitaplardan birine başlamak istedim. Hemen hepsinin başından birkaç sayfa okudum, fakat devam için hiçbiri üzerinde karar veremedim. Le Baron de Batz’ın ”Vers I’echafand”, Francois chal Raux’un ”Les origine de l’eğpedition d’Egypte”, J. Patouillet’nin ”Ostrovski” hakkındaki kitabı. Hep gözden geçirdim.

Paylaşın :
Mustafa Kemal ATATÜRK kategorisine gönderildi | Mustafa Kemal – Karlsbad Günlüğü, Avusturya 1918 için yorumlar kapalı

ATATÜRK ve Afganistan Kralı Amanullah Han

Afganistan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye ziyareti
Atatürk siyasi dostluklara büyük önem verirdi. Bunun için önceden hem kendi hazırlanırdı, hem mahiyetindekileri hazırlardı. Yabancı devlet büyüklerini karşılamak onlara Türk Milletini tanıtmak en çok gurur duyduğu şey idi.

Takvim sayfaları 20 Mayıs 1928 tarihini gösterdiğinde Afganistan Kralı Amanullah Han, Kraliçe Süreyya Hanım’la beraber yurdumuza geldi.

Atatürk tarihe çok önem verirdi. Afgan Kralı Amanullah Han’ın ziyaretinden önce Afgan tarih ve coğrafyasını incelemiş, o zaman ki Umumi Katip Hikmet Bayur’u da bu konuda bir etüt hazırlamakla görevlendirmişti.

Atatürk’ün en büyük özelliklerinden birsi de Yabancı bir devlet adamı mı gelecek? Hemen o ülkenin tarihi, coğrafyası, sosyal hayatı, hakkında bilgiler toplar, onların bile bilmeyeceği şeyler öğrenir, konuklarını şaşkına çevirir, hayran bırakırdı. Zaten onun bilgi birikimine hayran olmamak mümkün de değildi.

Amanullah Han, Ankara’ya gelen ilk Hükümdar olduğu için bu ziyarete büyük önem veriliyordu. Han, Türkiye’ye Rusya’dan gelecekti. Atatürk, Orgeneral Fahrettin Altay’ı Kral’ın, eşini de Kraliçe’nin mihmandarlığına atamıştı. Korgeneral Naci Eldeniz ile eşi de ikinci mihmandarlardı.

Kral’ı almaya Sivastopol’a giden İzmir vapuru mihmandarlar takımı, protokol memurları, yaverler, tercümanlar, gazete muhabir ve fotoğrafçılarıyla doluydu. Peyki Satvet ve Peyki Şevket torpidoları da vapura eşlik ediyorlardı. Ruslar, Sivastopol’a gelen Türkleri büyük bir törenle karşıladılar.

Gece Orduevi’nde de büyük bir ziyafet verildi. Ertesi gün Kral ve Kraliçe Süreyya’yı alarak Sivastopol’dan ayrıldık. Ruslar savaş gemileri ve 38 uçakla İzmir Vapuru’nu geçirdi. Kral asker olduğu halde sivil giyiniyordu.

Avrupalılar gibi açık giyinen Kraliçe ise nazik ve güzeldi. Annesi Şamlı olan Kraliçe Türkçe bildiği ve meramını anlatabildiği halde Farsça konuşmayı tercih ediyordu. Yolculuk boyunca Kral ve Kraliçe samimi bir şekilde gazetecilerle görüşüyor, bol bol fotoğrafları çekiliyordu. Kral, Kraliçe’ye karşı çok nazikti. Tercümanlık yapıyordu. Eğlenceli bir şekilde geçen yolculuktan sonra Boğaz’a yaklaştığı  zaman bizim donanma ve uçaklar karşılayıcı çıktılar. İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, donanma komutanı ve amiraller vapura çıkarak Kral ve Kraliçe’yi selamladılar. Boğaz’ın kıyısına dizilen halk, konuklan mendil sallayarak karşılıyordu. Vapur Haydarpaşa önünde demirledi. Özel trene binilerek Ankara’ya hareket edildi.

Amanullah Han Ankara’ya gelişinde eşi görülmemiş bir törenle karşılandı. Her taraf donanmış, yer yerinden oynuyor. Atatürk’le Kral’ın kırk yıllık dost gibi sarmaş dolaş olması herkesi heyecanlandırmıştı. Pek az devlet adamına yapılan bu içten gelen sevgi gösterisi karşısında Amanullah Han çok duygulanmıştı. Tören ve askerin teftişi, halkın selamlanmasından sonra Çankaya’da Kral’a ayrılan Köşk’e gidildi.

Afgan Kralı Kurban Bayramı’nı da İstanbul’da geçirmişti. Kendisine Tarabya Konak Oteli’nde bir öğle yemeği verildi. Hürriyet-i Ebediye Tepesinde yapılan bir geçit töreninden sonra yine İzmir Vapuru’yla ve kendisini almaya giden mihmandarlarla birlikte Batum’ a yolcu edildi.

Kral gittikten sonra bir gece sofrada Atatürk, Fahrettin Altay’a, yolculuk sırasındaki izlenimlerini sordu ve “Kral’ı nasıl buldun?” ye sordu. O da “İyi bir adama benziyor. Fakat idari tecrübesi biraz az  galiba. Kendisine de fazla güveniyor. Polatlı yakınlarında kendisine Sakarya Savaşı’mız hakkında bilgi vermek istedim, fakat beni dinlemeyip, kendi İstiklal Savaşlarını övmeye başladı. Yaptıklarıyla övünen bir adam gibi geldi bana” dedi. Atatürk, bunun üzerine başını sallayarak:

“Öyledirler, öyledirler” diye karşılık verdi.

Paylaşın :
Mustafa Kemal ATATÜRK kategorisine gönderildi | ATATÜRK ve Afganistan Kralı Amanullah Han için yorumlar kapalı

AFGANİSTAN ARAŞTIRMALARI 1. BÖLÜM

BUGÜN AFGANİSTAN:
GİRİŞ: (1)
• Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu’na (UNIFEM) göre Afgan kadınlarının yaklaşık yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor.

• Kız çocuklarının yalnızca yüzde 30’u eğitim alabiliyor. Eğitim alamayan kız çocuklarının oranı, güneydeki Urozgan ve Zabul bölgelerinde yüzde 90’a kadar çıkıyor.

• Bir Afgan kadını başına 6.6 çocuk doğumu düşüyor; ki bu dünya ortalamasının iki buçuk katından da fazla.

• Kadınların sadece yüzde 2’si doğum kontrolü uygulayabiliyor.

• Her 3 Afgan kadınından birisi, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalıyor.

• Afgan kadınlarının ortalama yaşam ömrü 44 yıl…

• Evliliklerin yüzde 70-80’i çeşitli nedenlerle baskı altında gerçekleştiriliyor. Bu nedenler arasında, aile anlaşmazlıklarını çözmek ya da borç ödemek önde geliyor.

• Birçok erkeğin, ergenlik öncesi yaşta birden fazla eşi var.

• Kız çocuklarının yüzde 57’si 16 yaşından önce evlendiriliyor. Bir kız çocuğunun 16 yaşından önce evlendirilmesinin yasak olmasına karşın, bu tür evlilikler resmi kayıtlarda yer almadığından herhangi bir yaptırım uygulanamıyor.

• Dul kalan kadınlar, ölen kocalarının akrabalarıyla evlendiriliyor.

• Kuzeydeki Faryan bölgesinde, kadınların yüzde 80’i gündelik hayatlarında şiddet görüyor; sağlık, eğitim ve hukuk hizmetlerinden tümüyle yoksunlar.

• Tecavüz, yasalarda açık bir şekilde suç olarak tarif edilmiyor.

• Kadınların mülkiyet ve miras hakkı anayasal koruma altında değil.

• Kâbil dışında aşiretler tarafından kontrol edilen, dini liderlerin ve yerel kültürün geleneklerinin geçerli olduğu bölgelerde, recm (taşlanarak idam edilme) uygulanıyor.

(Kaynak: Birleşmiş Milletler İnsani İlişkiler Koordinasyon Ofisi’ne bağlı IRIN -Integrated Regional Information Networks-Bölgesel Bilgi Ağı Birimi- ve BM Küresel Kadın Fonu.)

İÇERİK:
1) Kısa Tarihçe
2) Mücahitler Arasında Yaşanan İç Savaş
3) Taliban’ın Doğuşu
4) 11 Eylül İşgali ve El Kaide Örgütü
5) İnsan hakları ihlalleri
6) Afgan Anyasası
7) Yaşam Standartları
8) Eğitim Hakkı
9) Basın ve İfade Özgürlüğü
10) Kültürel İşgal
11) Çocuk Esirler ve Katledilen Çocuklar
12) Yasaklı Silahların Kullanımı

13) Afgan Halkı Görüşleri
14) Bilinen Bilinmeyenler
15) Afganistan – Türkiye İlişkileri
16) Afganistan’daki Eroin Üretiminin Tarihsel Seyri
17) Genel Değerlendirme ve Sonuç

KISA TARİHÇE:
Türkistan’dan gelen Turan asıllı Kuşaniler, Afganistan’ı hâkimiyetleri altına aldılar.  Hz. Osman zamanında İslam orduları Kabil civarına kadar ulaştı. Hz. Muaviye zamanında İslam orduları Herat, Belh ve Kabil şehirlerini fethettiler. Basra valisi Abdurrahman bin Samurai idi. Bu tarihte Afgan halkı tamamen İslamiyet’i seçerek müslüman oldu.

Miladi 871’de Yakub bin Leys, Gazne’yi fethetti. Miladi onuncu asırda Gazneli Devleti kuruldu. Gazneli Devleti’nden sonra Afganistan’ın kuzeyi Selçuklularda kaldı; diğer kısmında Gurlar Devleti kuruldu. Cengiz Han, Afganistan’ı işgal etti. Kurulan Tacik Devleti iki asır yaşadı. Timur Han bu devlete son verdi. Timur’un torunu Zahirüddin Muhammed Babür, Fergana’dan Kabil’e yürüdü ve şehri teslim aldı. Afganistan, Hint-Moğol İmparatorluğu ile İran arasında paylaşıldı.

İran Şahı Nadir Şah 1739’da Afganistan’ı ele geçirmek istedi. Suikastte ölünce, Nadir Şah’ın süvari birlik komutanı Ahmed Şah 1747’de yeni bir devlet kurarak Kabil’i başkent yaptı. Ahmed Şah ölünce karışıklıklar baş gösterdi. Dost Muhammed karışıklıkları önleyerek 1835’te Afgan Emirliğini ilan etti. İngilizleri hezimete uğratarak 1857’de ngilizlerle antlaşma yapıldı.

Tarih  1868: Ruslar Semerkant ve Buhara’yı işgal ettiler.  1873 antlaşması ile Amu Derya (Ceyhun) Nehri Afganistan- Rusya sınırı oldu. Hindistan’da İslam devleti Gürganiye’yi yıkan İngilizler, 19. yüzyılda Afganistan’ı işgal ettiler.  Rusların istilasına uğradı. 1907 yılında İngilizler, Ruslarla anlaşarak Afganlılara yarı bağımsızlık verdiler. Afganistan, Emir Emanullah yönetiminde 1921 yılında tam bağımsızlığına kavuştu. Meşruti bir emirlik olarak idare edilmeye başlandı. 1964 yılında Muhammed Zahir Şah (1933-1973) bir anayasa hazırlatıp yürürlüğe koydu. Bu anayasa ile parlamento hükümeti kuruldu; fakat 17 Temmuz 1973 tarihinde Muhammed Zahir Şah’ın İtalya’yı ziyareti sırasında General Muhammed Davud, askeri bir darbe ile hükümeti devirdi. 1964 Anayasasının yürürlükten kalktığını ilan edip, askeri bir konseyle devleti idare etmeye başladı. Bu tarihten sonra Afganistan’ın siyasi tarihinde birçok istikrarsızlıklar meydana geldi.

1978 yılına kadar icraatına devam eden Davud Han, 27 Nisan’da komünistlerin yaptığı bir darbe ile öldürüldü. Marksist Nur Muhammed Taraki hapisten çıkarılarak Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’nin başkanlığına getirildi. Yeni komünist yöneticiler arasında kısa zamanda görüş ayrılığı ortaya çıktı. Afgan halkı, komünist iktidara karşı direnmeye başladı ve kısa zamanda birlik gerçekleşerek gerilla harbi şeklinde mücadele başladı.
Hüseyin Rahmi Özgenel

Paylaşın :
Genel Bilgiler kategorisine gönderildi | AFGANİSTAN ARAŞTIRMALARI 1. BÖLÜM için yorumlar kapalı

KÜBA’DA KADIN OLMAK

Küba tarihi kronolojisini yazmayacağım sıkıntılı ve özverili bir süreç diyerek geçiştireceğim. Küba’da kadın olmak yazımızın başlığı başlığa sadık kalarak devam edelim.

Öncelikle, dünyanın en büyük kadın örgütlerinden biri olan Küba Kadın Federasyonunun kuruluşuna bakmak faydalı olacaktır. Devrimin hemen ertesinde 1960’ta, yanı başındaki düşmanın göz hapsindeki ülkede, önceliklerin en başına yazılarak, Fidel’in önerisiyle kurulan bu örgüte, bugün Kübalı kadınların yüzde 90’ı üye.

Federasyonun ikinci görevi, en az ilki kadar kıymetli. Her iki görev de, kadının üretime katılması ve onları toplumsal yaşamın eşit bir bileşeni yapabilmeyi hedefliyor.

Devrimin ilk yılında yüzde 56 olan kız çocuklarının temel eğitime katılım oranı, bugün yüzde 99 gibi bir orana ulaşıyor. Yine açılan kreşlerin, okuma yazma seferberliği ve bunun gibi Küba Kadın Federasyonunun öncülüğünü yaptığı sayısız kampanyanın bir sonucu olarak kadınların iş yaşamına katılım oranı yüzde 60’lara çıkıyor.

Kadınların bu büyük örgütlenmesi, sosyalizmin yol alışı sürecinde çok önemli. Fidel de, Federasyonun II. Kongre’sinde yaptığı konuşmada bunu vurguluyor. Ancak her fırsatta, kadınlara daha ilerisini işaret etmekte ısrarcı oluyor Kübalı devrimci. Aslında bu, Fidel’in Küba toplumuna öğrettiği en eşsiz özelliklerden biri.

Sosyalist Küba’dan kadınların yaşamını gösteren bazı sayılara gelirsek bizim evetcilerin parmak ısırması gerkecek .. hadi ısırın barmaklarınızı.

Öğretmen, öğretim üyesi ve bilim insanlarının yüzde 81,9’u kadın.

Hekimlerin yüzde 60,2’si, sağlık sektöründe çalışanların yüzde 78,5’i kadın.

Sağlık alanında enternasyonal görevlerde bulunanların yüzde 64,2’si kadın.

Hâkim ve savcıların yüzde 70’ten fazlası kadın.

Teknik personelin yüzde 36,7’si, mühendislerin yüzde 31’i kadın.

Kooperatiflerin iktisadi denetiminde yer alan kadınların oranı yüzde 59, yönetiminde yer alan kadınların oranı yüzde 64.

Turizm alanında çalışanların yüzde 40,4’ü kadın.

Kız çocuklarının temel eğitime katılma oranı yüzde 99.

Üniversite mezunlarının yüzde 63,6’sı kadın.

Ekonomide istihdam edilen kadınların yüzde 74,37’si yüksek öğrenim mezunu (bu oran erkekler arasında yüzde 55,6).

Teknik meslek sahiplerinin yüzde 66’sı kadınlardan oluşuyor (bu oran ABD’de yüzde 47,9).

Halk İktidarı Ulusal Meclisi içindeki milletvekillerinin yüzde 48,8’i kadın. (Bu oran dünya ortalamasında yüzde 20, sadece 33 ülkenin parlamentosunda kadın oranı yüzde 30 ve üzeri. Küba’da milletvekillerinin maaş almadığını da belirtelim).

Devlet Konseyi üyelerinin yüzde 41,9’u kadın.

Halk İktidarı Vilayet Meclisi Başkanları’nın yüzde 66,6’sı kadın.

Küba Komünist Partisi Merkez Komite Üyelerinin yüzde 41,7’si kadın.

Küba Gençlik Birliği kadrolarının yüzde 52,1’i kadın.

Devrimi Savunma Komiteleri adlı mahalle komitelerinin üyelerinin yüzde 64,4’ü kadın.

Küba Merkez Sendikası üyelerinin yüzde 57’si kadın.

Küçük Tarım Çiftlikleri Ulusal Birliği üyelerinin yüzde 41’i kadın.

Devrimin beşiği Küba’dan devrimini tamamlayamamış bir Türkiye nasıl görünüyor bunuda Kübalı kadınlara sormak gerekiyor. Bir gün yolum düşerse söz soracağım.

Paylaşın :
Genel Bilgiler kategorisine gönderildi | KÜBA’DA KADIN OLMAK için yorumlar kapalı

MUSTAFA KEMAL’İN İDAMINI VAHİDEDDİN ONAYLADI (I.BÖLÜM)

YÜZLEŞMEYE KISA BİR GİRİŞ:

Yirminci yüzyıl, insanlık tarihinin en kanlı yüzyılıdır. İki büyük dünya savaşı geçirmiş, yüz milyonlarca insanın ölümüne tanıklık etmiştir. Yirminci yüzyıl, tarihin çağ değiştirdiği bir yüzyıldır.

Osmanlı İmparatorluğu da Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda dağılmış yok olmuş, buna karşı Anadolu’nun yanmış yıkılmış dünyasında genç bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Bu mucizeyi Anadolu insanı, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının rehberliğinde, kan ve ateş içinde yoğrularak meydana getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan miras çok ağır, çok karanlıktır. Türkiye Cumhuriyeti’ne fakir bir halk, büyük kısmı yanmış yıkılmış topraklar ve muazzam bir borç bırakarak tarihe karışmıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, bu boşluk içinde yoktan var ederek sağlam bir ekonominin temellerini attılar. İnsan yetiştirdiler, fabrikalar kurdular. Bugünkü Türkiye’yi böyle yarattılar.

Zamanlar geçti, sömürgecilik savından vazgeçmeyen Batı ile gafil yerel yöneticiler bu başarıyı tahrip etmek için ellerinden geleni yaptılar. Yeni kuşakların bu mucizeyi yaşatmak görevi ve sorumluluğu var.

İstanbul da özel bir mahkeme kuruluyor.
ADI: “Divan-ı Harp”
Yokluğunda, gıyaben Mustaf Kemal’i yargılıyorlar ve idamına karar veriyorlar.

Tarih.11 Mayıs 1920
Tabi bura da Padişah yanlıları olayları tarihleri ve belgeleri yok sayıyorlar. Diyorlar ki; Efedim zaten Mustafa Kemal Paşayı Samsuna göndren Vahideddin. buraya kadar iyi güzel de bundan sonrası gelişen olaylar çok farklı.
Ve ekliyorlar İngilizler Mustafa Kemal’i idam edeceklerdi.

O zaman şu soru gündeme geliyor.
Padişah bu mahkeme kararını iptal etti mi?

Hayır tabiki de etmedi aksine

Bu idam hükmü Padişah’a sunuldu ve Vahdettin Mustafa Kemal’i idam kararını onayladı. (Tarih:24 Mayıs 1920) (Belge: Atatürk’le ilgili Arşiv Belgeleri No: 82 ve 83)
Sadece Mustafa Kemal Paşanın idamı mı?
24 Mayıs’ta padişah tarafından onaylanan kararda idama mahkum edilen ilk 6 kişi şunlardı:
Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Ali Fuat Paşa, Ahmet Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Edip.

Hiç utanmadan, sıkılmadan tv lere çıkıp avaz avaz bağırıyorsunuz ama belgeleri tarihleri ve gerçekleri saptırarak kendinize bir çıkış yolu arıyorsunuz.

Oysa sorulması lazım gelen öncelikli soru şudur?
Madem Mustafa Kemali Padişah Vahideddin gönderdi neden idam ediyor?  Buna cevap yok.

Paylaşın :
Genel Bilgiler kategorisine gönderildi | MUSTAFA KEMAL’İN İDAMINI VAHİDEDDİN ONAYLADI (I.BÖLÜM) için yorumlar kapalı

TÜRKİYE MUSUL ÇIKMAZINDA LOZAN YALANI

TÜRKİYE MUSUL ÇIKMAZINDA LOZAN YALANI
Türkiye hiç bir zaman eldeki anlaşmalar ile Musul’a mudahale edemez hak iddiasında bulunamaz .. Ne Lozan, ne Ankara anlaşmalarına dayanak yaparak ne de hukuken !..
Tarih tarih yapanlara sadık kalınmadığı sürece hikaye kulaktan kulağa yayılır ve böylece tarih konusunda ne yazık ki bir haber oluruz.
Bir haber olduğumuz en önemli tarihsel hataların başında Lozan Antlaşması geliyor. Çünkü bilmiyor uyduruyoruz, uydurdukça da komik duruma düşüyoruz.

Gerçeklerin belgeler ile ortaya çıkma gibi bir durumu söz konusu olunca da yelkenleri suya indiriyoruz.
Bu makale Lozan Antlaşması gereği Musul ve Kelkük gerçeklerini belgeleri ile gözler önüne serip gerçekleri görmemizi sağlar mı bunu bilemem ama hepimizin bilmesi gereken gerçekler acıda olsa belgeler ile sabittir.

Lozan şüpesiz Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu ve süresi diye bir durum söz konusu asla değil. En azından bunu tarihçiler çok iyi biliyorlar siyasetçilerimiz kadar.

Lozan Antlaşması bir bütün olarak incelemek hataların en büyü olur bunuda hatırlatmış olayım.

Peki neden?

1926 Ankara Anlaşması
1946 Irak Dostluk ve İyi Komşuluk Anlaşması
1983 Türkiye-Irak Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması
Lozan Antlaşmasındaki bir çok maddeyi saf dışı bırakmıştır.

Şimdi tek tek ele alalım:
Lozan da bir madde cımbızla alınıp akıl karmaşası yaratılıyor ama durum hiç öyle sandığınız gibi değil nedir bu madde ?

“Kürt devleti kurulursa, 1926 öncesine  dönülür yani Musul-Kerkük Türkiye’ye verilir” Bu maddeyi de inceleyelim. Ancak Lozan dan ve diğer Antlaşmalardan bir kaç maddeyi de incelemek gerekecek.

1) Lozan Md. 3: “Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak 9 aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen süre içinde iki hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık MC Meclisine götürülecektir” (…) “Kesin sonuç bu karara bağlıdır”.

Neticecede:  9 ay derken Haliç Konferansı toplandı, bir anlaşmaya varılamadı, konu Milletler Cemiyeti’ne (MC) gitti, orası “kesin sonuç” olarak Musul-Kerkük’ü İngiltere’nin mandası Irak’a verdi.

Türkiye bu duruma ses çıkaramadı. (görüldüğü üzere belgeler ile gerçekler böyle)
Peki Türkiye neden ses çıkaramadı:
Bunlarıda ana başlıklar halinde aşağıya alayım:

– Savaşa devam gücü yoktu
– Çok daha önemlisi, M. Kemal son derece gerçekçi idi
– Türkiyeli Kürtlere ilaveten bi de çok daha bilinçli/kavgacı olan Iraklı Kürtleri Türkiye’ye dahil etme hatasını yapamazdı
– Şeyh Mahmut Berzenci’nin kendini “Kürdistan Kralı” ilan ederek 1918’de başlattığı isyan İngilizlere kök söktürmekteydi
– Türkiye’de de Şeyh Sait isyanı vardı ve bu çok önemliydi . ..

Buraya kadar Türkiye bu duruma neden ses çıkaramadı sorularına aranılan yanıtı vermiş oldum.

Ve devam edelim

Lozan Md. 16: “Türkiye işbu Antlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar[da] (…) sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar (…)  İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez”

Gelelim Ankara Antlaşmasına:
1926 Ankara Antlaşması: Bizi burada Md. 5 ve İkinci Fasıl’ı oluşturan 6. ilâ 13. maddeler ilgilendiriyor. Md. 5: “Taraflar sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul eder, bunun değiştirmeye yönelik her türlü teşebbüsten sakınır”. Bu madde Türkiye ve Irak’ı bağlıyor. (Bu madde ne yazık ki Barzani’yi bağlamıyor) en nihayeti uluslararası hukuk ben gelirim hakkım var demekle de olmuyor. Sanki antlaşmalardan sadece siz anlıyorsunuz diğer ülkeler alık.

Ayrıca bu antlaşmada, İkinci Fasıl’ı oluşturan 6. ilâ 13. maddelerde ise sadece Kürtlerin hareketlerine karşı her iki tarafın 75 km. içinde ortak tedbirler alması var, o kadar. Türkiye’ye tek taraflı müdahale hakkı veren hiçbir hüküm yok.

Buraya kadar bildiğiniz veya size hikaye olarak anlatılan bu antlaşma metinlerin de görülüyor ki bu iş öyle zannettiğimiz gibi değil.

Şimdi de  1946 Antlaşması:

1946 Antlaşması: Bu metin 1926’dan çok daha yumuşak. Tipik Md. 4: “Taraflardan birinin ülke bütünlüğüne veyahut hudut dokunulmazlığına karşı herhangi bir saldırma tehlikesi görüldüğünde veya saldırma yapıldığında BM’ye hemen haber vermeyi taahhüt ederler”.

Görüldüğü gibi buna bağlı 6 Numaralı Hudut Protokolü Md. 25, 1926’nın İkinci Fasıl’daki hükümlerini kaldırıyor. Tersini iddia edecek densiz var sa buyursun açıklasın yalanına hikaye üreterek devam etsin.

Gelelim 1983 Anlaşmasına:

1983 Anlaşması: Kürtleri gaza boğan Saddam’la yapılan bu anlaşma 1983-84’te TSK’nin Kürtleri takip için Irak topraklarına 10 km girmesini sağladı. Ertesi yıl Saddam’la yapılan bir Güvenlik Protokolü, 1984-88 arasında her iki tarafa “Sıcak Takip” olanağı sağladı. Ama 1988’de kaçan Kürtlerin izlenmesine Türkiye engel olunca Saddam bu protokolü feshetti. Üçüncü evreye atladık ve 1991-95 arasındaki sıcak takiplerimizi “meşru müdafaa”ya dayandırdık. Sonunda o da yetmeyince 1995-2003 arasındaki sıcak takiplerimiz için “Türkiye’nin bekası” diye bir gerekçe icat ettik.

Şimdi yazının başında başlık olarak belirttiğim Musul’da Türkiye’nin hakkı hukuken yoktur. Ve hak arama çabaları fiyaskodur. Tamamen uydurma. Sınır anlaşmaları uluslararası hukukta “objektif statü” yaratır bunun da altını çizmekte fayda görüyorum

O, halde sorarlar derler ki; Azerbaycan ve Ermenistan’ın bizimle olan sınırlarına itiraz ettik mi?

Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar gelmemesi” kaydı ise ne 1926’da var ne de 1946’da. Her ikisinde de sadece “sınır çizgisinin bütünlüğü” ve “hududa riayet” var. Buradan Türkiye’nin müdahale hakkı olduğunu çıkarmak  hukuken zaten mümkün değildir.

Paylaşın :
Güncel Yorumlar kategorisine gönderildi | TÜRKİYE MUSUL ÇIKMAZINDA LOZAN YALANI için yorumlar kapalı

DÜŞTÜK BİR KUYUYA

İpe sarılmak .. Bazen hayatımızda öyle anlar vardır ki hayatının tam orta yerine hiç ummadığın yerden bir anda ip sarkıtılır çıkarsın düştüğün yerden.

Geçen gün Beykoz’da 70 metrelik bir sondaj kuyusuna düşen ve bir türlü çıkarılamayan yavru köpeği kurtarma çalışmalarını izledik. Hepimiz üzüldük dua ettik bu masum yavru köpek için on bir gün sonra hüzün ve kaygılar yerini bir sevinç ünlemine bıraktı ohhh be ..

Nasılda ihtiyacımız varmış böyle iyi haberlere. Oysa on bir gün çözümsüzmüş gibi görünen bir hayat kurtarma mücadelesi teknik ve bilgi ile birleşti. Lise öğrencileri o güzel gençler yeni icatlar yaptılar tekik ve bilimsel hesaplarla yavru köpeği çıkarıp aldılar kuyudan.

Hadi itiraf edelim mi Yavru köpek kuyudan çıkartılırken gözlerimiz doldu değil mi? Güzel ama kısa bir nefes aldık mı? Ne çok ihtiyacımız varmış oysa.

Hadi bir benzetme yapayım benzetmeleri sevmesem de .. iyi bir şey bulup ona dört elle sarılma halinin, içinde yaşadığımız hayatla bir ilgisi olsa gerek.

Soruyorum bir ilgi kurulabilir mi?

Mesela,
Ateş çemberinde bir ülke de .. hocalarımızın KHK’larla üniversitelerden atılmasının, gazeteci dostlarımızın sırf iktidar öyle münasip gördü diye dört duvar arasına tıkılmasının, en iyi ihtimalle işsiz kalmasının, televizyon kanallarının bir gecede kapatılmasının, şehirlerin ortasında patlayan bombaların yılbaşını kutlayan insanların üzerine ölüm yağdırılmasının, günlük hayatımız gereği işe gidip gelirken başımıza ne gelecek kaygısının ve yarattığı karamsarlığın ve gerginliğin işte o kuyudan kurtarılan yavru köpekle ilgisi olamaz mı?

Sorun hadi bu soruyu kendinize .. İçten samimi, vicdan ile sorun.

Sanırım ki biz de uzun bir süredir büyük bir kuyunun içinde yaşıyoruz da bir ip atılacak gibi bekliyormuşuz gibime geliyor. Artık Allah ne verdi ise bir ip atılsada sarılsak gibi mi olduk?

Ama şu bir gerçek ki; o büyük kuyunun başına toplanıp bizi yukarı çekecekleri beklersek o kuyu bize mezar olacak ..
Hüseyin Rahmi Özgenel

Paylaşın :
Güncel Yorumlar kategorisine gönderildi | DÜŞTÜK BİR KUYUYA için yorumlar kapalı

1938’den Sonra – sayfa 212/213

Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ettikten sonra bir dizi devrimi sırasıyla gerçekleştirdiğine değinmeyeceğim çünkü hepimiz bu konuda mutlaka hatim indirmiş ve Atatürk’ü bir birimizden çok daha iyi tanıyoruz ve yarış yapacak derecede iyi biliyoruz.

Ama ben bugüne gelişimizi eğitimde ki zafiyete bağlayacağım zira bunu Atatürk’ün sözleriyle tamalayacağım zaten bu yazı “1938’den Sonra” adlı eserden

Efendim,
Bugüne geldiğimizde, eğitim birliğinin sözde kaldığını, cemaat okullarının ülkeye egemen olduğunu görüyoruz. Bir ülkede dine dayalı eğitim yoğunlaştığında bütün düşüncelere din gözlüğü ile bakılır, siyasette din kullanılır, ülke rejimi tehlikeye düşer, laiklik tartışmaları başlar. Din, toplumların en hassas oldukları konudur. Konuşmalarınızda dini birkaç kavram ya da sözcük kullanıp bir de ne kadar dindar olduğunuzu belirli kılık ve kıyafetlerle de simgeleştirirserıiz, eğitimden yoksun bırakılmış halkı kolaylıkla etkiniz altına alabilirsiniz.

Atatürk , Cumhuriyet daha ilan edilmeden 1 Mart 1923 ‘te Meclisi açış konuşmasında milletvekillerine şöyle seslenmiştir:
… Şimdi Milli Eğitim işimize geliyorum. Değerli Milletvekilleri! Gelecekte ameli ve kapsamlı bir milli eğitim için, ülkemizin ulusal sınırları içindeki önemli merkezlerinde çağcıl kitaplıklar, bitki ve hayvanat bahçeleri, konservatuvarlar, iş-etkinlik merkezleri, müzeler ve güzel sanatlar sergileriyle, kasabalardan kentlere basımevleriyle ülke donatılmalıdır… ‘ (Atatürk ‘ün Söylev ve Demeçieri l.cilt, s.298 )..

Bu sözleri okuduktan sonra biraz olsun az da olsa utanırmıyız bilemem!. O bize nasıl bir ülke bıraktı? Ne umutlarla Cumhuriyeti kurdu? Bu sorulara lütfen yanıt arayınız. Kendiniz suçlamayınız fakat yanıt arayınız.

Biz şimdi neredeyiz? Evet bugün ve şimdi hemen bu soruyu soralım kendimize.
Biz şimdi neredeyiz. Bırakın yeni kültür~ye sanat merkezleri açmayı, açılmış olanları birbiri ardı sıra kapatıyoruz. Yerine yüksek binalar iş merkezleri yapılsın diye. Her şeyin eğitimle başladığını ne güzel anlatmış Gazi Mustafa KemaL. Halkına iyi eğitim verirsen toplumun gelişir, ama eğitimi ezber haline getirir, insanların düşünmelerini. soru sormalarını engellersen, oluşan boşluk başka şeylerle dolar. Tıpkı tarikat ve cemaatlerin bu boşluğu doldurması gibi.

Cumhuriyet Devrimlerinin yerleşmesinde, her türlü zorluğa karşın büyük emekler verildi. Ve bu emeklerin en kutsalı “Köy Enstitüleri” Ben azıyı kısa tutmak için özet geçeceğim konu başlıkları olarak ..

Ancak “Köy Enstitüleri” oluşumu ve varlığından korkan gözler karanlığa alışmış olanlar ve aydınlığın parlaklığından korkanlar. bu okullara çeşitli iftiralarla kara çaldılar. yaklaşan seçimlerle birlikte oy kaygısı güden siyasetçiler de bu aydınlanma yuvalarını kapattılar.

Ne olduysa bundan sonra oldu. Dini siyasete alet ederek iktidar elde edenler, İmam hatip Okullarını açmaya başladılar. Ondan sonra gelen iktidarlar da yeni yeni İmam Hatip Liseleri açmak için birbirleriyle yarıştılar. Hatta Çağdaşlığın İngilizce bilmekten geçtiğini sananlar ‘Bir ülkede imamlar İngilizce bilmezse çağdaşlık olmaz!!’ düşüncesiyle okullara İngilizce hazırlık sınıfı da ekleyerek Anadolu Lisesi yaptılar, pek çok lisede bulunmayan olanakları bu liselere sundular.

Daha önce Atatürk devrimleriyle aydınlatılarak.eğitim gören gençlerin yerini bu kez Arap dili ve kültürüyle eğitim gören gençler almaya başladı. Bunlar gittikleri köylerde ve kasabalarda Arap kültürünü öğrettiler.

Verdiği bağımsızlık savaşı ve kurduğu Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ile pek çok ülke liderine örnek olan büyük önder Mustafa Kemal’in ilke ve devrimler armağan ettiği Atatürk Türkiye ‘sinin bugün her zamankinden daha çok birlikteliğe ve ulusalcılığa ihtiyacı var.

Önce en yakınımızdakilerden başlayalım!.
Çocuklardan başlayalım .. Onlara öğrenmeyi öğretelim.
Atatürk’ün Cumhuriyeti armağan ettiği gençleri iş başına çağıralım. Onun en sıkıntılı zamanlarda bile nasıl sağduyulu kararlar alabildiğini öğrenmek için ‘NUTUK’ u defalarca altını çizerek okuyalım, okutalım.
Hüseyin Rahmi Özgenel 1938’den Sonra sf. 212/213

Paylaşın :
Mustafa Kemal ATATÜRK kategorisine gönderildi | 1938’den Sonra – sayfa 212/213 için yorumlar kapalı